Üç ülkeye sınır bu topraklarda, üç dilin üç müziğin harmanında, tangır tungur bir teneke jipin içinde, bir dolu gürültücü kadın ve çocukla beraber tırmanıyorduk yaylalara... Dillerini yarım yamalak anladığım, kültürleri benden tamamen farklı bir dolu insanın uzaktan da olsa akrabalarım olması tuhaftı. Benim tekilleştirdiğim yaşamıma tezat, hayatı koloniler halinde yaşamaya alışmış bu insanlarla kendimi ister istemez bir kabilenin içinde hissediyordum...
Jip durdu. Kapıyı açıp önümde uzanan kırmızı yeşil tarlalara attım kendimi. Dağ rüzgarı başörtümü sıyırıp aldı başımdan. Saçlarım saçılıp savruldu...Ben telaşla kapamaya çalışırken kafamı, kadınlardan biri gülümsedi. "Açılsın ziyanı yok"...
Şimdi bu şehre takılı kalmış bedenimin içinde sıkışan ruhum, kırmızı yeşil yaylaları özlüyor. Yükseklikleri... açıklıkları... netlikleri. Çobanın bildiğinin benim öğrendiğim herşeyden daha değerli olduğu dağları... Başımdaki, içimdeki, üstümdeki örtüyü sıyıran, içime esip beni saflaştıran arındıran dağ rüzgarını... Ne başka bir şehir ne başka bir ülke çekiyor canım. Sadece ve sadece üç sınır arasında yükselip, önümde uzanan kırmızı gelincik tarlalarını...
Çekmece'nin Cini der ki...
- Başak,
- Çekmeceyi üstüme kilitleyip gitti bir gün. Aniden. Kendisi de beni hapsedeceğini ve lanetimin onu takip edeceğini bilmiyordu. O beni çekmeceye, ben de onu geçmişine hapsettim. Zaman, geçmişden geleceğe doğru akıp, bir yandan zenginleştirip diğer yandan sadeleştirirken O da çekmecesini temizleyip düzenlemeliydi.Unutmasının ve/veya ihmalinin acısını çekti, çektiği acı onu büyütmedi. Nihayetinde farketti ki herşeyin sebebi benim. Ben Çekmece Cini' yim. Bana geri geldi..
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder