Gitmişsin... Bu büyüdüm mü demek şimdi? Yoksa sen yaşlanmış mıydın gerçekten? Yaşın var mıydı ki senin gerçekten? Kendimi kitapların arasında kaybettiğim o küçücük tezgah yok, Olgunlar' ın hiç bir anlamı yok artık benim için. Sen sınırlarımı zorlamam için beni kamçılarken, ellerimde kaç kere yırttıktan sonra beğenebildiğim hikayelerle yanına koşarken büyüdüm ben. Kendimi yıkıp yıkıp kurmayı , sen beni acımasızca eleştirirken öğrendim. Ne zaman kendimden yorulup düşümekten sıkılsam, senin gözündeki o cesur atak kendiyle savaşmaktan korkmayan kızı kaybetmekten korkup silkindim. Tezgahın arkasında oturup gelen giden müşterileri izlerken öğrendim gözlemlemeyi, satabileceğim, övebileceğim tek şeyin kitap olduğunu. Küf kokusunu, eski kitapları, çevirileri, onların kıymetini, yazarların dünyasını...
İşe başlayalıberi, aylar sonra elime geçen ilk fırsatta geldim yanına. Gözlerim tezgahın önünde oturup sigaranı içerken bulmak istiyordu seni. Yanına gelecek, merhaba diyecek ve gözlerinde ışıltıyla ayağa kalkıp benim için bir sandalye çekmeni bekleyecektim. Kitapçı Muzaffer tabelası yoktu. Kapalı kepenkler bile ümit vericiydi benim için. Sen orda olmalıydın. Herzamanki yerinde...Ortaokuldan beri seninle büyüdüm ben çünkü. Sordum, yaşlanmıştı zaten sattı gitti dediler. Nereye? Ankara' dediler. Nerede? Seni başka bir yerde düşünemiyorum ki... Tezgahının başında olmalıydın. Müşterilerini seçmeli, herkese her kitabı satmamalıydın... Belki uzun zamandır uğramamıştım yanına. Ama orda olduğunu bilmek bile anlamlı kılıyordu benim için bu şehri. Şimdi hala buralardasın ama tezgahında değil. Seni bir daha nasıl nerde görürüm bilmiyorum... Orda olmadığını , gittiğimde seni bulamayacağımı ve hatta seni bulacağım herhangi bir yer olmadığını bilmek öyle yalnız hissettiriyor ki bana kendimi... Sen gittin, ben yeterince büyüdüm mü şimdi?
Çekmece'nin Cini der ki...
- Başak,
- Çekmeceyi üstüme kilitleyip gitti bir gün. Aniden. Kendisi de beni hapsedeceğini ve lanetimin onu takip edeceğini bilmiyordu. O beni çekmeceye, ben de onu geçmişine hapsettim. Zaman, geçmişden geleceğe doğru akıp, bir yandan zenginleştirip diğer yandan sadeleştirirken O da çekmecesini temizleyip düzenlemeliydi.Unutmasının ve/veya ihmalinin acısını çekti, çektiği acı onu büyütmedi. Nihayetinde farketti ki herşeyin sebebi benim. Ben Çekmece Cini' yim. Bana geri geldi..
13 Nisan 2010 Salı
6 Nisan 2010 Salı
Kış aylarında bir tanesi. Hava kararmaya yüz tutmuş, okulun bahçesinden çıkış kapısına yürüyoruz. Elimizde gitarlar, "Üşüyorum" diyor. Hava soğuk... " Hava soğuk" diyorum. Üşümen normal. Sesime yabancılaşıyorum. Üç saattir şarkı söyleyen ben değilmişim gibi...Ondan değil diyor. Yalnızlıktan... Kimse anlamıyor beni... Susuyorum. Hüznü kıymetli. Yalnızlıktan üşüyen bu genç adamla yürürken ellerim ısınıyor çünkü. Yanaklarım da ayaza inat pembe üstelik... Ondaki bu hüzün geçici değil hissediyorum. İçine iliğine işlemiş. Oysa herkes seviyor onu. Dersleri iyi, yetenekli, ismi geçince hoş bir gülümseme hayranlık ve şevkat uyanıyor insanların yüzünde...Derin bir nefes alıp okulun çıkış kapısına dikiyor gözlerini, sanki kapıya olan yolumuz hiç bitmeyecekmiş gibi. Öyle mutluyum ki yanında olmaktan, hüznünü anlayamıyorum o an.
Kaybolmuyor zihnimden bu anın fotoğrafı. Onun için hiç bir anlamı olmayan 10 dakikalık yol, benim yıllar boyu ara ara üzerinden geçtiğim bir anı. Ne zaman yalnız bir adam hayal etsem, okulun bahçesindeki o yalnız, liseli çocuk geliyor aklıma. Oysa henüz çok başındaymışız yolun... Henüz kırgınlıklarımızı kızgınlıklarla dağlanamya başlamamışız. Şimdi durduğum yerden bakıyorum, kırılmaktan korkmadan sebepsizce sevebildiğim neredeyse hiçbirşey kalmamış. Ona gelince, tahminlerimde yanılmamışım... Onda hep aynı hüzün, aynı melankoli... Ama artık benim için bir hastalık hüznü. Acilen önlem alınması gereken bir halet-i ruhiye sadece. Hayatta kaybettiği ve kazandığı herşeye inat, dört elle hüzne sarılması ne tuhaf ! O zamanlar içinde kaybolmak boğulmak istediğim hüznüne şu an acıyor olmam ne tuhaf...
Kaybolmuyor zihnimden bu anın fotoğrafı. Onun için hiç bir anlamı olmayan 10 dakikalık yol, benim yıllar boyu ara ara üzerinden geçtiğim bir anı. Ne zaman yalnız bir adam hayal etsem, okulun bahçesindeki o yalnız, liseli çocuk geliyor aklıma. Oysa henüz çok başındaymışız yolun... Henüz kırgınlıklarımızı kızgınlıklarla dağlanamya başlamamışız. Şimdi durduğum yerden bakıyorum, kırılmaktan korkmadan sebepsizce sevebildiğim neredeyse hiçbirşey kalmamış. Ona gelince, tahminlerimde yanılmamışım... Onda hep aynı hüzün, aynı melankoli... Ama artık benim için bir hastalık hüznü. Acilen önlem alınması gereken bir halet-i ruhiye sadece. Hayatta kaybettiği ve kazandığı herşeye inat, dört elle hüzne sarılması ne tuhaf ! O zamanlar içinde kaybolmak boğulmak istediğim hüznüne şu an acıyor olmam ne tuhaf...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)