- Saat 02:23. Saatlerdir durmadan çalışmanın sonunda kendime bir mükafat veriyorum. Bu yarım saat daha uykusuzluk sadece kendim için. Milyonlarca parçaya dağılmaya hazır konsantrasyonumu durmadan dinlenmeden her firsatta dinlediğim ve kendimi sadece sözlerinin büyüsüne kaptırdıgım tek bir şarkıya borçluyum. "Satellite". Yine neden nasıl sardığımı bilemediğim bir şarkı olmakla beraber kendisi, klibi var mıdır, nedir nasıl birşeydir, bilmem. Ama şarkıyı her dinlediğimde zihnimde uyanan ve şarkıyı tekrar tekrar dinlememi sağlayan senaryo şu:
Şarkı fonda dönerken, bir adam koşuyor sokakta. Durmadan dinlenmeden... Şarkının ritminin girmesiyle zaten yağan kar hızlanıyor, sokak lambalarının altında herşey parlak, kar taneleri lapa lapa dökülüyor gecenin ışığını kırıp. Adam nereye gittiğini bilmiyor gibi ilk bakışta ama aradığı bir ses, gittiği bir rota var. Telaşlı, umutsuz değil, aksine mutlu bir telaş, bir heyecan var yüzünde... Kadının hayali sokaklar boyunca tekrar tekrar beliriyor, adam kadının hayalinin ve sesinin icinden koştuğu yol boyunca tekrar tekrar geçiyor. Şarkının sonuna doğru gücü kırılılıp nefesi kesildiğinde, çöküp yere uzandığında mutlu bir ifade var yüzünde. Aradığı şeyi koştuğu sokaklar boyunca koşarken bulmuş gibi nefes nefese ama huzurlu. Şarkının son sozlerini duyduğunda, gözlerini kapatıp kafasını arkasındaki duvara dayamiş ve karın üstünü örtmesine izin veriyor. Kadının silueti yanı başında, şarkı bitiyor. "Your singing Satellite..."
Dinlemek isteyenlere:
OceanLab - Satellite- http://fizy.com/s/105iw7
My love is like footsteps in the snow, baby,
I follow you everywhere you go, baby.
The pain as light has come to wake you
But you will never realize
That I inspire the dreams that guide you baby.
You're a half a world away
But in my mind I whisper every single word you say.
And before you sleep at night
You pray to me, your lucky star, your singing satellite.
I follow the winds that bring the cold, baby,
I light a fire in your soul, baby.
The lightest touch of feathers falling
My love may be invisible
But I inspire the dreams that guide you, baby
You're a half a world away
But in my mind I whisper every single word you say.
And before you sleep at night
You pray to me, your lucky star, your singing satellite.
Bana iyi sabahlar...
Çekmece'nin Cini der ki...
- Başak,
- Çekmeceyi üstüme kilitleyip gitti bir gün. Aniden. Kendisi de beni hapsedeceğini ve lanetimin onu takip edeceğini bilmiyordu. O beni çekmeceye, ben de onu geçmişine hapsettim. Zaman, geçmişden geleceğe doğru akıp, bir yandan zenginleştirip diğer yandan sadeleştirirken O da çekmecesini temizleyip düzenlemeliydi.Unutmasının ve/veya ihmalinin acısını çekti, çektiği acı onu büyütmedi. Nihayetinde farketti ki herşeyin sebebi benim. Ben Çekmece Cini' yim. Bana geri geldi..
20 Ocak 2010 Çarşamba
5 Ocak 2010 Salı
4 Ocak 2010 Pazartesi
~~ POETİKA~~
Yeni bir şehrin sokaklarını adımlamak gibi bu sefer. Labirent gibi yolları ama hiç çıkmaz sokak yok. Bol kavşaklı bir şehir. . . Yepyeni dönemeçler ve süprizler "Seç seç seç!" diye haykırıyor. Seni sevmenin bin türlü yolu varmış öğreniyorum. Tiz bir keman sesi narin çizikler bırakıyor ellerime, çoğalıyor yükseliyor. . .
Kağıdı kalemi elime alıyorum, sana bu mektubu keman çalarmışçasına yazıyorum.
Bir yerlerden duyduğum bir kelime aklımda. Poetika. Anlamı ne? Bilmiyorum. Sonundaki "tika" bana neşeli bir kelimeymiş izlenimi veriyor ama sanki üzmüşler onu da, biraz hüzünlü şimdi. Küçük sevimli bir çocuğun duyduğu saat sesi gibi "tak tika tak tika tak tika" Poetika!
Şiirsel birşey olmalı evet! Şiirtle alakalı! Şöyle kısacık bir şiir mesela ama dört vakitlik yolculukları sığdırabilen dört satıra hatta dört aşkı da anlatabilmeli ve hatta bir anne ve üç çocuğunu da...Poetika...
Bir poetikalık aşkımız olsa senle. Duyanlar alkışlasalar mesela "Nasıl güzel bir poetika bu! Sizin poetikanız mı bu?" Evet desek bizde. Bu uydurduğumuz beyaz bir poetika hem de ne kadar renkli değil mi? Yanar döner bir lunapark misali! -Ve sonra hüzünlensek azcık. Poetikamızın sonundaki tika çınlasa tak tika tak tika tak tika . . . Hani biliyoruz ya kış gelecek ve gidecek lunapark şehirden ya da biz kumpanyamızı alıp gideceğiz bu sıcak memleketten...
Bir poetikalık aşk yaşasak olur mu? Her gittiğimiz şehre bizden bir poetika bıraksak olur mu? Sen bana keman çalarmışçasına yazsan olur mu?
Kağıdı kalemi elime alıyorum, sana bu mektubu keman çalarmışçasına yazıyorum.
Bir yerlerden duyduğum bir kelime aklımda. Poetika. Anlamı ne? Bilmiyorum. Sonundaki "tika" bana neşeli bir kelimeymiş izlenimi veriyor ama sanki üzmüşler onu da, biraz hüzünlü şimdi. Küçük sevimli bir çocuğun duyduğu saat sesi gibi "tak tika tak tika tak tika" Poetika!
Şiirsel birşey olmalı evet! Şiirtle alakalı! Şöyle kısacık bir şiir mesela ama dört vakitlik yolculukları sığdırabilen dört satıra hatta dört aşkı da anlatabilmeli ve hatta bir anne ve üç çocuğunu da...Poetika...
Bir poetikalık aşkımız olsa senle. Duyanlar alkışlasalar mesela "Nasıl güzel bir poetika bu! Sizin poetikanız mı bu?" Evet desek bizde. Bu uydurduğumuz beyaz bir poetika hem de ne kadar renkli değil mi? Yanar döner bir lunapark misali! -Ve sonra hüzünlensek azcık. Poetikamızın sonundaki tika çınlasa tak tika tak tika tak tika . . . Hani biliyoruz ya kış gelecek ve gidecek lunapark şehirden ya da biz kumpanyamızı alıp gideceğiz bu sıcak memleketten...
Bir poetikalık aşk yaşasak olur mu? Her gittiğimiz şehre bizden bir poetika bıraksak olur mu? Sen bana keman çalarmışçasına yazsan olur mu?
2 Ocak 2010 Cumartesi
Üç ülkeye sınır bu topraklarda, üç dilin üç müziğin harmanında, tangır tungur bir teneke jipin içinde, bir dolu gürültücü kadın ve çocukla beraber tırmanıyorduk yaylalara... Dillerini yarım yamalak anladığım, kültürleri benden tamamen farklı bir dolu insanın uzaktan da olsa akrabalarım olması tuhaftı. Benim tekilleştirdiğim yaşamıma tezat, hayatı koloniler halinde yaşamaya alışmış bu insanlarla kendimi ister istemez bir kabilenin içinde hissediyordum...
Jip durdu. Kapıyı açıp önümde uzanan kırmızı yeşil tarlalara attım kendimi. Dağ rüzgarı başörtümü sıyırıp aldı başımdan. Saçlarım saçılıp savruldu...Ben telaşla kapamaya çalışırken kafamı, kadınlardan biri gülümsedi. "Açılsın ziyanı yok"...
Şimdi bu şehre takılı kalmış bedenimin içinde sıkışan ruhum, kırmızı yeşil yaylaları özlüyor. Yükseklikleri... açıklıkları... netlikleri. Çobanın bildiğinin benim öğrendiğim herşeyden daha değerli olduğu dağları... Başımdaki, içimdeki, üstümdeki örtüyü sıyıran, içime esip beni saflaştıran arındıran dağ rüzgarını... Ne başka bir şehir ne başka bir ülke çekiyor canım. Sadece ve sadece üç sınır arasında yükselip, önümde uzanan kırmızı gelincik tarlalarını...
Jip durdu. Kapıyı açıp önümde uzanan kırmızı yeşil tarlalara attım kendimi. Dağ rüzgarı başörtümü sıyırıp aldı başımdan. Saçlarım saçılıp savruldu...Ben telaşla kapamaya çalışırken kafamı, kadınlardan biri gülümsedi. "Açılsın ziyanı yok"...
Şimdi bu şehre takılı kalmış bedenimin içinde sıkışan ruhum, kırmızı yeşil yaylaları özlüyor. Yükseklikleri... açıklıkları... netlikleri. Çobanın bildiğinin benim öğrendiğim herşeyden daha değerli olduğu dağları... Başımdaki, içimdeki, üstümdeki örtüyü sıyıran, içime esip beni saflaştıran arındıran dağ rüzgarını... Ne başka bir şehir ne başka bir ülke çekiyor canım. Sadece ve sadece üç sınır arasında yükselip, önümde uzanan kırmızı gelincik tarlalarını...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
