Yıldız İbrahimova konseri bu. Bir kere o söz verildi, bilet alındı, üstelik projenin son günleri olmasına ve biletin yanması ihtimaline rağmen... Tuba bekliyor, ama kafam karışık, aslında mutlu değilim, gidip ağlasam mı? Konser? Ev? Konser? Ama hayat zaten böyledir, hep sınar isteklerimizi. O yüzden, çalışmaktan, çalışmaya çalışmaktan ve düşünmemeye çalışmaktan yorgun beynimi, saçıp savurduğum benliğimi toparlayıp arabanın içine doldurdum ve gittim konsere. Seviyorum tam da bu akşam yapılan elektrik kesintisini. Önce Selen Gülün ve Ulrich Dreschler var. Ben salona girdiğim de " Pia " çalıyor... Dupduru bir ses. Tuba önceden gitmiş, ben de hemen arkasındaki boş koltuğa ilişiyorum. Sırtımı yaslayıp deriiin bir nefes alıyorum. Piano ve saksafonun sesi ile hali hazırda karışık zihnimde yolculuklara çıkıyor, dönüyorum. O özlediğim koku burnumda...Sahne kokusu... Operet sahnesine ilk provaya gittiğimiz günü hatırlıyoruz Tuba'yla. Akustik, koltukların karanlığında ışıldayan sahne, şaşkınlıktan dolan gözlerim... Ama konsantre olmalıyım diyorum kendime. Yine müziğe tutunarak gerçeğe dönüyorum çünkü kafamdaki milyonlarca soruya karşılık sıradaki şarkının ismi "Answers".
Artık müziğe, sahneye ve bu atmosferde seyirci olarak bulunma gerçeğine alışmışken ilk konser bitiyor. Artık Yıldız ibrahimova ve Antonie Herve'de sıra...Başlamadan önce birşeyler atıştırıyoruz. Toparlanmışım hazırlanmışım. Dağları tepeleri aşmış park yeri için savaşmışım...Geliyorlar. Antonie önce akor yapıyor zannediyorum. Elinde bir cd, pianonun içiyle uğraşıp duruyor derken...bunun aslında bir parça olduğunu farkediyoruz. Giriş yapılıp hoşgeldin ve teşekkür seramonisi bittiğinde, Yıldız İbrahimova annesinden anneannesinden kalan bir Rumeli şarkısına başlıyor. " Dilerim Hüda'dan al yanağın solmasın...Al yanağın solar ise gül cemalin solmasın..." Aldığı nefesin burnundan ciğerlerine doluşunu, diyaframdan yükselip ses tellerinden geçişini..hepsini hissedebiliyorum dinlerken. Yüzünde annelerden kalma bir şarkıyı söylemenin gurununu
okuyabiliyorum. O kadar naif ve aynı zamanda o kadar güçlü ki sözler... 500 yıl öncesinden gelen bir şarkı bu...Biz modern çağın güçlü insanları sevme kabiliyetimizi değilse bile sevgiye inancımızı nasıl da yitirdik diye düşünmeden edemiyorum. Burnumun ucunda bir sızı, Antonie ve Yıldız'dan sololarla gerçeğe dönüyorum. Konser bittiğinde içimdeki bulutlar dağılmış, sadece izlemeye gelebilmiş olmanın bile verdiği inanılmaz mutluluk ve gurur var. Hayranlık, imrenme, çarpılma, dağılma, gevşeme hallerinin hepsini aynı anda yaşıyorum. Oysa sadece 1 saat sürüyor konser. Avuçlarımız patlayıncaya kadar alkışlama karşılığında bir şarkı daha söylüyorlar o kadar. Arta kalan zamanımızı kahve ve sohbet keyfine ayırıyoruz Tuba'yla. Yeniden, kaldığımız yerden şarkı söylemeye karar veriyoruz.
Eve dönüş vakti artık... Tubayı evine bırakıp, yola devam ederken zihnimin baya baya dağıldığını, açıldığını görüyorum. Hatırlıyorum. Güneş hep var, sadece bazen bulutların arkasına saklanıyor. O halde tek yapmam gereken saklandığı yerden çıkıp yüzümü ısıtmasını beklemek.
Çekmece'nin Cini der ki...
- Başak,
- Çekmeceyi üstüme kilitleyip gitti bir gün. Aniden. Kendisi de beni hapsedeceğini ve lanetimin onu takip edeceğini bilmiyordu. O beni çekmeceye, ben de onu geçmişine hapsettim. Zaman, geçmişden geleceğe doğru akıp, bir yandan zenginleştirip diğer yandan sadeleştirirken O da çekmecesini temizleyip düzenlemeliydi.Unutmasının ve/veya ihmalinin acısını çekti, çektiği acı onu büyütmedi. Nihayetinde farketti ki herşeyin sebebi benim. Ben Çekmece Cini' yim. Bana geri geldi..
17 Şubat 2010 Çarşamba
11 Şubat 2010 Perşembe
~ İSİM ~
Uykusunun sıcağıyla buharlaşan terinin buğusuna uyandı. Yastığını başının altından çekip, kucaklayıp, yorganı bacaklarının arasına alıp sarıldı, kıvrıldı.Yorgana sinen kokusunu içine çekti, kokusunu sevdi. Güneş yüzünü yalayıp geçerken, cenin şeklini almış bedeni artık ne bir kadın ne de bir genç kız ama çocuktu. Gözlerini kapatıp onu düşündü. Omuriliği boyunca kayan ürpertiyle yavaşça açıldı bedeni. Gerindi, O'nun bakışlarını giyinip kalktı yataktan. Aynanın karşısına geçti. Dudakları ve burnu uyumaktan şişmiş, kahkülleri dağılmış yüzüne baktı. Gerçek ismini hatırlamaya çalıştı. Dağınık saçları, büyük çekik gözleriyle, Oblo'nun verdiği isimle ve hep çocuk mu kalacaktı?
Zamanın kırıldığı andan beri Lui-Chin'di. Bir anlamı var mıydı isminin bilinmez ama ruhuna acı, aşk, ter, soğuk, karanlık ve rüzgarla nüfuz etmişti bir kere ki, değişmezdi. İçine saklandığı bir isim değildi ismi. Bu ismin içinde debelendi, yoğruldu, kavruldu . . . Sonunda hiç olamayan kadın vücudu ve bir türlü kabını bulamayan benliği barıştı, sevdi birbirini ve Lui-Chin eski bir deriden kurtulurcasına çıkarıp attı eski ismini.
Lui-Chin . . .
Aynaya bakıp tekrarladı. Karıncalar ayaklarından tırmanmaya başladı.
Lui-Chin. . .
Bir kaynaktan fişkırırcasına aktı sular karıncaların üstüne.
Lui-Chin. . .
Göğüslerinde iki tepecik peydah oldu.
Lui-Chin!
Rüzgarımsı bir esinti dolaştı vücudunun tekmil coğrafyasını.
Lui-Chin!
Soğuğu hissetti.
Lui-Chin!
Aynadan yansıyan gözleri iki sarmaldı şimdi.
Lui-Chin!
Kayboldu sarmalların içinde.
Lui-Chin!
Sırrı aynanın sırrına karıştı...
Lui-Chin... Seslendi Oblo. Lui-Chin!
Oblo'yu istiyordu. Koşmuş, durmuş, dömüş, kaçmış, çekilmiş, direnmiş, sonunda kendini onun yanında bulmuştu. "Sen bana geldin" demişti Oblo. Oysa dönmeliydin çünkü döndüğün yer evindir. O zaman gitmişti Lui-Chin. Geldiği söylenen yeri yakmaya. Bir kere daha bakmıştı aynaya. Korktuğu, sakladığı, unuttuğu herşeyi bulmuş, yüzleşmiş, yoketmişti. Yanan geçmişinin alevleriyle yıkanmıştı ruhu. Korkularından geriye siyah bir kül yığını kaldığında mutluydu. Arkasını döndüğünde Oblo'yu bulmuştu. İşte o gün tanışmıştı ismiyle. Evsiz demekti belki. Yersiz, yurtsuz, geçmişsiz. Gözlerini aynadan yatağa çevirdi.Lui-Chin. Oblo'nun bakışlarını soyundu üzerinden. Madem evsiz yersiz ve yurtsuzdu, madem isminin anlamını kendi bulmuştu, dönmeyecekti.
Zamanın kırıldığı andan beri Lui-Chin'di. Bir anlamı var mıydı isminin bilinmez ama ruhuna acı, aşk, ter, soğuk, karanlık ve rüzgarla nüfuz etmişti bir kere ki, değişmezdi. İçine saklandığı bir isim değildi ismi. Bu ismin içinde debelendi, yoğruldu, kavruldu . . . Sonunda hiç olamayan kadın vücudu ve bir türlü kabını bulamayan benliği barıştı, sevdi birbirini ve Lui-Chin eski bir deriden kurtulurcasına çıkarıp attı eski ismini.
Lui-Chin . . .
Aynaya bakıp tekrarladı. Karıncalar ayaklarından tırmanmaya başladı.
Lui-Chin. . .
Bir kaynaktan fişkırırcasına aktı sular karıncaların üstüne.
Lui-Chin. . .
Göğüslerinde iki tepecik peydah oldu.
Lui-Chin!
Rüzgarımsı bir esinti dolaştı vücudunun tekmil coğrafyasını.
Lui-Chin!
Soğuğu hissetti.
Lui-Chin!
Aynadan yansıyan gözleri iki sarmaldı şimdi.
Lui-Chin!
Kayboldu sarmalların içinde.
Lui-Chin!
Sırrı aynanın sırrına karıştı...
Lui-Chin... Seslendi Oblo. Lui-Chin!
Oblo'yu istiyordu. Koşmuş, durmuş, dömüş, kaçmış, çekilmiş, direnmiş, sonunda kendini onun yanında bulmuştu. "Sen bana geldin" demişti Oblo. Oysa dönmeliydin çünkü döndüğün yer evindir. O zaman gitmişti Lui-Chin. Geldiği söylenen yeri yakmaya. Bir kere daha bakmıştı aynaya. Korktuğu, sakladığı, unuttuğu herşeyi bulmuş, yüzleşmiş, yoketmişti. Yanan geçmişinin alevleriyle yıkanmıştı ruhu. Korkularından geriye siyah bir kül yığını kaldığında mutluydu. Arkasını döndüğünde Oblo'yu bulmuştu. İşte o gün tanışmıştı ismiyle. Evsiz demekti belki. Yersiz, yurtsuz, geçmişsiz. Gözlerini aynadan yatağa çevirdi.Lui-Chin. Oblo'nun bakışlarını soyundu üzerinden. Madem evsiz yersiz ve yurtsuzdu, madem isminin anlamını kendi bulmuştu, dönmeyecekti.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)