Çekmece'nin Cini der ki...

Fotoğrafım
Çekmeceyi üstüme kilitleyip gitti bir gün. Aniden. Kendisi de beni hapsedeceğini ve lanetimin onu takip edeceğini bilmiyordu. O beni çekmeceye, ben de onu geçmişine hapsettim. Zaman, geçmişden geleceğe doğru akıp, bir yandan zenginleştirip diğer yandan sadeleştirirken O da çekmecesini temizleyip düzenlemeliydi.Unutmasının ve/veya ihmalinin acısını çekti, çektiği acı onu büyütmedi. Nihayetinde farketti ki herşeyin sebebi benim. Ben Çekmece Cini' yim. Bana geri geldi..

24 Kasım 2010 Çarşamba

Mısır Gezisi (Sharm El Sheikh - Kahire - İskenderiye)

-Yolculuk Fikri -

Aslında istediğim bir Mısır gezisi yapmak değildi.Yaz başından beri okuduğum, Khaled Houseyin'in "Bin Muhteşem Güneş" ve "Uçurtma Avcısı" öncelikle dikkatimi Afganistan'a çekmişti. Ardından iş arkadaşım Mutaz'ın önerdiği,  "Muz Sesleri" öyle etkiledi ki beni, Ortadoğu'yu gezme hevesi oluştu. Hem de şiddetle! Batı'nın düzeninde değil, doğunun karmaşasında, karışıklığında ve baharatında atmaya başladı kalbim.  Ece Temelkuran' ın kitabı olan Muz Sesleri sadece Ortadoğu'yu değil, yol fikrini, yolculuk fikrini de aşıladı. İnsanın kendini, çevresini daha rahat algılayabilmesi için uzaklaşması ve ruhunun rengine uygun topraklara bir yolculuk başlatması gerektiğini de  söyledi bana. Ya da ben, öyle anlamak istedim :) İlk yolculuk fikri, üç ülke üzerindeydi. Suriye-Ürdün-Lübnan. Ama iş nedeniyle, erken plan yapma şansım olmadığından, uygun turların hepsini kaçırdım. Artık elimde Türklerin bu mevsim'de en çok rağbet ettiği yerlerden biri olan Mısır vardı. Mısır için iki tip rota çiziliyor turlarda. Biri, Nil Nehri boyunca yapılan, Klasik Mısır turu. Kahire, Ashwan, Ebu Simbel. Edfu, Komombo gibi şehirleri ve bu şehirlerdeki tapınakları, müzeleri geziyorsunuz. Ancak bu turlara katılmak için 8 gün ayırmak gerekiyor ki benim bu kadar zamanım yoktu. Diğer tur rotası ise, Mısır'ın Bodrum'u da diyebileceğimiz Sharm-El-Sheikh, Kahire ve İskenderiye rotası. Yani hem deniz tatili, hem de kültür gezisi karışık bir program.  Zaman daralıp, tur kontenjanları da hızla dolmaya başlayınca, alelacele ve çok da araştırmadan, bulduğum ilk tura katıldım. Asıl Ortadoğu turum başka bir zamana kaldı. Tur tercihimi IcemTur'dan yana kullanmış oldum. Gezi rotası da, Klasik Mısır değil,  Sharm El Sheikh, Kahire ve İskenderiye oldu. Anlayacağınız, yolculuk fikrinin kendisi süreç içerisinde oldukça şekil değiştirdi :)

Tura hem çok araştırmadan katılmam hem de son güne kadar kalacak otel ismi veremeyişleri dolandırıldığım endişesine kapılmamı sağladı aslında. Yola çıkmadan bir gün önce, tura telefon açıp kalınacak oteli soruyorum,  henüz belli değil diyorlar. Uçak biletini uçağın kalkış saatinden 3 saat önce, İstanbul Atatürk Havalimanı'nda vereceklerini  söylüyorlar... Ankara'dan İstanbul otobüsüne bindiğimde içim içimi yiyordu ve kötü bir sürprizle karşılaşmamak için dua etmeye çoktan başlamıştım. Aynı his sabaha karşı İstanbul'a inip hava alanına indiğimde de kaybolmadı. Çünkü, belirtilen buluşma saatinden yarın saat önce oradaydım ve buluşma noktasında kimseler yoktu! Üstelik tur görevlileri yarım saat kadar da geç geldiler ki, o yarım saati nasıl geçirdiğimi hatırlamak bile istemiyorum. 

Bu yarım saatlik gecikme dışında bir aksaklık olmadı. Biletleri alıp, check-in işlemlerini pasaport işlemlerini halledip uçağa bindik. Uçak tur şirketi tarafından kiralanan bir AtlasJet uçağıydı. Grup, 168 kişilik dev bir grup olduğundan Sharm'a indiğimizde iki farklı otele ve dört ayrı alt gruba bölündük. Gezi boyunca da bu şekilde devam edildi. 


- 14.11.2010/15.11.2010 -Ankara/İstanbul Otobüsünde -


An(a)kara'dan uzaklaştıkça, iki yanı ışıklı geniş yollardan hızla geçerken, sanki otobüsün aldığı yol ile arınıyordum. Cevabını bulamadığım bütün soruları, gel-git' leri, bitiş ve başlangıçları ardımda bırakıyor, üstelik yoldan medet ummuyor, cevap beklemiyordum. En ön koltukta oturup, altımdan hızla kayıp giden yola bakarken çelişkiler yumağına dönmüş bir kenti ve kente benzeyen parçamı geride bırakmanın huzuru vardı içimde. Bir hastalıktan çıkmanın, bir nekahat döneminin verdiği sükunet ve huzur... Dünya daha parlak, daha umut verici... Yolculuğun kendisinden öte, yol önemli artık. Gidebilmek... Aklımdan bunlar geçerken uyuyakaldım. Gözümü açtığımda, İstanbul'daydım. 

- 15.11.2010 -1. Gün - Sharm El Sheikh -


Sharm'a indiğimizde öğlen saat 1 civarıydı. Hava ise Kasım ayında olduğumuza dikkat çekerek belirtiyorum tam, 33 dereceydi ! Otelimiz El Marcato bölgesindeki Iber Oteld. Merkeze uzak, ama yeni ve eğlenceli bir bölge olan El Marcato'da. Otel kıyıdan uzak olmasına rağmen bir sahili ve bu sahile her 15dk 'da bir kalkan bir otobüsü var. Yine de, yemeyi yiyip odaya gittiğimde, bir gün önceden yola çıkmış olmanın yorgunluğuyla eşyalarımı yerleştirip uyudum. Uyandığımda ise hava kararmıştı. Bu yüzden hazırlanıp akşam yemeğine gidebildim ancak.
Sharm'ın en kalabalık en merkez noktası,  Naama Bay. Otele giderken göstermişlerdi. Bütün tekne gezilerinin yapıldığı, otellerin en yoğun olduğu, dalış merkezlerinin ana noktalarının bulunduğu , eğlence yerlerinin toplandığı yer burası. Yemekten sonra otelden ayrılacak olan diğer turistlerden, taksiyle muhakkak pazarlık yapmak şartıyla 20 Mısır poundu karşılığında buraya gidilebileceğini öğrendim. Mısır için genel bir not düşeyim,  nereye giderseniz gidin, ne alırsanız alın, pazarlık şart. Pazarlığın kuralı ise, size önerilen ücretin yarısından azını önermek. İnanın yarı fiyatına alsanız bile onlar kazançlı! 

Naama Bay'da ki kahvelerde, barlarda bizim anladığımız bar kültürünü görmedim, içki de içilebilen, çeşitli arap dansı gösterilerinin yapıldığı kafe tarzı yerler  genelde. Bu gösterilerden birincisi tabii ki göbek dansı. Bir diğeri ise Tennure. Gidenlere önerim, bana da önerildiği gibi, Zaza Bar. Burası, hem Sharm'ı panaromik olarak görebileceğiniz, hemde bütün  çeşit gösterileri topluca izleyebileceğiniz bir bar. Üstelik sahnesi tam da bu panaromik manzaranın önüne kurulmuş ki, Zaza'nın muhteşem dansözü dansetmeye başladığında büyüleyici oluyor. Fiyatları ise oldukça uygun. kola'dan biraya (ki sadece Heineken satılıyor) bütün soft içkiler 20-30 Mısır poundu arası. Ayrıca neredeyse içmenin bir gelenek olduğu nargile de var ki o da 20-25 pound arasında değişiyor çeşidine göre. Kişi başı 5 pound gösteriler için veriyorsunuz. Bir miktar da bahşiş. Kısacası, 35-40 pounda bütün gösterileri ve manzarayı en güzel yerden izleyebiliyorsunuz, ki ben de böyle yaptım. Nargilemi ve biramı alıp masama kuruldum. Hem erkek hem de kadın dansçıların yaptığı göbek dansını, bir baba ve oğulun yaptığı Tennure gösterisini, ateş hokkabazlarını izledim. 
Fiyatlardan bu kadar bahsetmişken Mısır parasından da  bahsetmek lazım. Mısır'ın para birimi pound. Bozuk paralarına piastre deniyor. 1 dolar, yaklaşık 5.5 pounda denk geliyor. Hemen söyleyeyim, Türk parası geçmiyor. Euro ya da  Amerikan doları kullanabilirsiniz ama Amerikan dolarını kullanmanızı tavsiye ederim. Bir de bu parayı direk kullanmaktansa, Mısır pounduna çevirerek harcamanızı tavsiye ederim. Bu şekilde hem size daha uygun fiyat veriliyor hem de anlık alışverişlerde 1 dolar, 5 pound şeklinde yuvarlayıp zarara girmiyorsunuz :) Exchange bürolarının yanısıra, dolar veya euroyu belli bir yüzde karşılığında çeviren ATM ler de mevcut. Kısacası, Mısır'da pound ile alışveriş yapın derim mümkün oldukça. 












 
Ertesi gün  için tekne gezisi ve ATV turundan bahsedeceğim. Bu yüzden Naame Bay'ı şimdi anlatayım. Gecesi, renkli ve  eğlenceli, kalabalık. HardRock Cafe ve Little Budha bile var. Ben gördüğümde çok şaşırdım. Sharm'da geçirdiğim üç akşamdan ikisini buranın sokaklarında dolaşıp alışveriş yaparak, Zaza'da oturup eğlenerek geçirdim. Fakat kıyı boyunca bulabileceğiniz kafelerde, rock'dan flamenkoya çok çeşitli müzeikler de yapılıyor. İkinci gün cam tabanlı tekne turu olacağı ve plaja da gidebileceğim için, kendime bir deniz gözlüğü ve şnorkel aldım ki, bu Sharm'a giden birinin, altını çizerek söylüyorum, kesinlikle yapması gereken birşey. Neden mi? Söyleyeceğim :)
Naama Bay'da gezerken kendimi pop-star gibi hissettim diyebilirim. Mısırlılar, beni Mısırlılara benzettiler. Hem de çook güzel bir Mısır'lıya! İltifat etmekten ve beğendikleri birşeyi söylemekten hiç çekinmedikleri için, yürüken kadın erkek farketmeden durdurup, Mısır'lıya benzediğimi ve çok güzel olduğumu söyleyip durdular. Tur rehberimiz Khalid (Halit) bunun gözlerim yüzünden olduğunu söyledi. Kendisi de tur boyunca iltifatlarını esirgemedi sağolsun :)

- 16.11.2010 -2. Gün - Sharm El Sheikh -

 












Program, sabah cam tabanlı tekne turu ile başladı. Naame Bay'dan tekne ile açıldık. Önce sadece kum gördük, sonra su derinliştikçe düz bir mavilik...Tam " ee yani?" derken birden büyük renkli bir balık geçti teknenin altından. Papağan balığıymış. Sonra yavaş yavaş Mercan resiflerine yaklaştık. İşte o zaman renk cümbüşü başladı. Gördüğüm balıkların çeşitliliği, renkleri, mercanlar, istridyelerin çeşitliliği... Küçükken deniz altı kitaplarında okuyup da hayal etmeye çalıştığım tüm renklerin ötesindeydi. Sadece Kızıldeniz' de bulunan ve şekli insan beynine benzeyen Beyin mercanlarını, suyun altında yetişen Mangrove ağaçlarını gördük. Profesyonel bir fotoğrafçı olmak isterdim gerçekten de. Bütün o güzelliği saniye saniye beynime kazıdım ve elimden geldiğince çok fotoğraf çektim. Bu gezi boyunca denize girme imkanımız olmadı. Sadece teknenin altından görülenleri izledik. Sharm, bu noktaya kadar, gezi rotasındaki hikayesiz bir yerdi benim için. Denizde yüzecek ve güneşlenecektim, o kadar. Ama sualtındaki muhteşem güzelliklerle, envai çeşit  balık ve mercanla karşılaşınca kesinlikle yanıldığımı anladım. Kara'da sadece sarı ve kurak bir araziden ibaret olam Sharm'ın sırrı,  alamet-i farikası suyun üzerinde değil, altındaydı! 

Tekne gezisinin bitiminde sıra, çölde ATV turundaydı. Bu araçları kullanma konusunda tereddütlüydüm biraz ama, öğretilince sürmesinin gayet rahat olduğunu gördüm.Sadece gaza habire başparmakla basmak ve yönlendirmesi zor olan direksiyonu zapdetmek bir süre sona yorucu oluyor, o kadar. Bu turda ağzınıza burnunuza kum dolmaması için, kafanızı ve yüzünüzü eşarpla örtüyorsunuz. Hatta  gözünüze gözlük takmanızı istiyorlar. Kafanıza da kask takıyorsunuz ve böylece bir ninja kaplumbağa ile motorcu arası mutant bir tür gibi oluyorsunuz ama güvenli olan yol bu:)  2-2,5 saat kadar sürdü turumuz. Çöl, benim hayalimdeki uçsuz bucaksız sarı kum tepelerinin olduğu bir çöl değildi ama, çöldü işte. Gökyüzünde zaman zaman leylek, zaman zaman akbaba sürüleri gördük. Yol kenarında ise yer yer deve ölüleri...Yolun belli bir yerinde mola verdik. Burada bir açıklıkta toplandık. Motor kafilesine rehberlik yapan çoçuk, toplanıp, hepbir ağızdan Sharm diye bağırmamızı istedi bizden. Önce, neden olduğunu anlamadık ama, bağırdığımızda  sesimizin uzaktaki kayalardan nasıl olduğu gibi yansıdığını görünce şaşırdık. Artık sırayla, Türkiye, Atatürk diye bağırıp inlettik kayaları :) Sonra kaldığımız yerden devam edip Bedevi Çadırlarında mola verdik. Bu Bedevi Çadırı denen şey de aslında çöl havasını göstermek için düzenlenmiş turistik bir yer. Zannetmeyin ki , gerçek bir Bedevi çadırı ama, verdikleri Bedevi çayı gerçekten içimi güzel, sıcak olmasına rağmen ferahlatıcı ve özel bir ottan yapılmış bir çay.  Burada biraz dinlenip eğlenip, tekrar motorlarla başlangıç yerimize döndük. İndiğimde yol boyunca bacağıma vurup acıtan ve toz sandığım şeyinde motordan çıkan mazot olduğunu anladım. Ve toz....Bu çok da çöle benzetmediğim çöl, çöl olduğunu göstermek istemiş olsa gerek, inince baktım ki, iliklerime kadar toza bulanmışım. 
 












Turdan sonra öğle yemeği için otelimize döndük. Hala denize girememiş olmanın verdiği sıkıntıyla, öylesine birşeyler atıştrıp, bikinimi giyip , havlumu gözlüğümü ve şnorkelimi alıp otelin kumsalına attım kendimi. Ve aslında benim için Sharm'ın macerası tam da burada başladı. Kıyı kayalık olduğuğundan, gözlüğü ve şnorkeli takıp kendimi suyun üstüne uzattım. Yere hiç değmeden, altımdaki mercanları minik renkli balıkları istridyeleri izleye izleye  açılmaya başladım kıyıdan. Böyle böyle devam ederken, mercanlar bir anda bitti ve kendimi onlarca metrelik bir derinliğin üzerinde buldum. Bu aradaki geçisi, minik balıkların yerlerini kocaman, renkli balıklara, onlarca metrelik derinliğe, pasparlak bir maviliğe bıraktığı anı, çizgiyi, nefesimin nasılda kesildiğini, adrenalininin vücudumda nasıl pompalandığını tarif etmem imkansız! Tanrı'ya bir kez daha inandığım, görmeme fırsat verdiği bütün güzellikler için tekrar tekrar teşekkür ettiğim, mutluluktan gözlerimin dolduğu ve iyi ki gelmişim iyiki! dediğim an, bu andı. Otele ait olan sahildeki mercan ve balık çeşitliliği cam dipli tekne turunda gördüklerimden bile fazlaydı. Üstelik camın arkasından gördüğüm bütün balıklar etrafımdaydı. Mercanlar da... Hiç tedirgin olmadım, hiç korkmadım...Altımdan,  yanımdan geçen dev balıklar sanki insanlarla arkadaş, bize değmeden, kendi hallerinde geziniyorlardı. Fosforlu mavisinden, çizgilisine, yeşilinden, beneklisine,  kırmızısına bir sürü renkte balık çeşidi sanki insanlar da ayrı bir balık türüymüş gibi davranıyorlardı :)
Tabii bu sualtı eğlencesinin bazı kurallar yok değil. Bunlardan enn önemlisi mercanlara kesinlikle çıplak el , veya ayakla dokunmamak. Hepsi jilet gibi keskin. Ciddi yaralar açabiliyorlar. Aralarında deniz kestaneleri ve diğer deniz canlıları var ve bazıları zehirli. İlla üstlerinde gezinecekseniz, deniz ayakkabısını mutlaka giymek gerekiyor. Bir de bunlardan hariç, beyaz renkte Ateş Mercanları var. Bunlar değdikleri yeri yakıyorlarmış. Ben gezi boyunca rastlamadım ama, dikkatsizliğim ve merakım yüzünden mercanlarda ayaklarımı baya bir hırpaladım. Hayatım boyunca ilk defa yaşadığım bu su altı deneyimini muhakkak tatmanızı dilerim. Doğanın ne kadar cömert, ne kadar çeşitli ve değerli olduğunu bir başka yönden anlıyor insan. Sualtı, halen keşfedilmemiş gizemli büyülü harika bir dünya. Ne kadar yazarsam yazayım, kelimelerle ifade edemiyorum. 
Bu muhteşem keyif, havanın saat 5 -5:30 civarında kararması ile bitti. Hernekadar hava sıcaklığı insana yaz mevsmini yaşatıyorsa da, gece-gündüz süreleri affetmiyor. Biz de bu saatlerde tekrar otelin otobüsüne atlayıp akşam yemeği için otele döndük. Yemekten sonra, ilk gün bahsettiğim gibi Naama Bay'e gittik tekrar. Bu yüzden burada durup azıcık da otelimizden bahsedeyim;

Mısır'a gideceğimi duyan herkes yemek ve temizlik probleminden bahsetti. Yemeklerin ne kadar kötü otellerin ne kadar pis olduğundan... Sharm'da kaldığımızı otel 5 yıldızlı, turistik, herşey dahil sisteminde bir oteldi. Bu yüzden sabah öğle akşam yemeklerinde ne yiyeceğim diye düşünmedim. Otelin gayet makul ve her damağa hitap eden mutfağından bol bol  yemesem de, muhakkak rahatça yiyecek birşeyler buldum. Tabii ki damak tadıma uymayan tat ve kokular mevcuttu ama bu, buradaki otellerde de oluyor zaten. Hatta otelin menüsü, ilk gün ördek, ikinci gün bıldırcın eti denememe imkan kıldı ki, çok hoşlanmış olmasam da değişik bir tat denemesi oldu. Yine de gezi genelinde turu alırken, sabah akşam ve öğle yemeklerinin dahil olduğu bir program seçmenin ne kadar doğru bir kara olduğunu gördüm. Çünkü iş dışarda yemeye gelince Mısır çok da güvenilir değil.



- 17.11.2010 -2. Gün - Sharm El Sheikh -


Bütün bir günboyunca deniz keyfi yaptığım bir gündü bugün. Ras Muhammed milli parkında tekne gezisine gittik, burada iki yerde durduk ve denize girdik, dalış yaptık, ardından Ras Muhammed'in dışında ama yakınında bir koyda daha durakladık. Bir gün öncesi otelin sahilinde gördüğüm güzellikten sonra hemen akşam, Naama Bay'da çok satılan, tek kullanımlık fotoğraf makinalarından almıştım. Ama aldığım fotoğraf makinası daha ilk üç pozda bozuldu zannımca. Bunlar aslında dışına kılıf geçirilmiş eski tip filmli fotoğraf makinaları içinde de 27 poz var. Benim makinanın poz çevirme yeri boşa sardı bir yerden sonra. Birşeyler çektim ama ne çektiğimi anlamadım. Filmleri tab'a verince ortaya çıkacak durum.Ras Muhammed'de teknelere binerken pasaport numaranıza kadar bilgilerinizi istiyorlar. Polisten izin almak ve tek tek teknelere binen herkesin bilgilerini vermek gerekiyor. Bizim sevgili turumuz bu "küçük" ayrıntıyı henüz orada öğrendiği için oldukça zaman kaybettik ama tekne de başka aksama olmadı. Bu güvenliğin sebebi, Mısır'ın bu bölgesinin İsrail'e çok yakın oluşu ve hatta zaten, İsrail'in, silahsız olması koşulu ile Mısır'a devrettiği bir bölge oluşu. Sharm' ın kendisi bu özelliğe sahip zaten. Polisler de dahil herkim olursa olsun silah taşınması yasak. Bir de Hüsnü Mübarek'in yazlığı varmış burda ve ne zaman gelip gittiğini kimse bilmezmiş. Bu yüzden Sharm'da sıkı bir güvenlik soruşturması hakim. Ras Mohammed  milli park olduğundan dolayı özellikle önlemler sıkılaşıyor. Tekneye binmeden güvenlik kapısından geçiyorsunuz, çantanıza bakıyorlar vs.  Dalış kursundan Ahmad diye bir çocuk rehberlik etti bize durduğumuz yerlerde. Ekipmanlarımızı takıp peşinden gittik. Bize gördüğümüz balıkları, mercanları anlattı, kimisi için dalıp dipten bir iki örnek çıkardı, kendi maceralarını da anlattı tabii. Bacaklarındaki derin kesik izlerinden, ve ateş mercanı yanıklarından, mercanların ne kadar tehlikeli olabileceğini rahatça anladık. Teknedeki herkes çok ilgili ve güleyüzlüydü. Üstelik yemekte de adını şu an unuttuğum bir balık pişirmişlerdi ki, çok da önyargılı denememe rağmen beğendim. Ras Mohammed'in özelliği yine su altı. Suyun dışındaki bölge alabildiğine sarı kum ve/veya kayalar. Başka da hiçbirşey yok. Ama durduğumuz yerlerde yine su altı keşiflerine devam ettik. Bir de ben zavallı kötü su altı makinamla birşeyler çektiğimizi zannederek eğlendim azcık :)

Üçüncü durakta, artık gözlüğü su altını bırakıp sadece yüzmeyi planlıyordum. Ama teknedeki çocuklardan Said bu üçüncü durağın en güzeli olduğunu söyledi. Grup çoktan uzaklaştığı için yine de isteksiz davrandım ama Said o kadar ısrar etti ki,  ekipmanları takıp bu sefer Said'in peşine takıldım. Bu üçüncü durağın farkı, kıyıdan çok geniş bir alana mercan  kütlelerinin parça parça yayılmış olması. Öyle ki bir anda, sadece  1 metre altımızda mercanlar varken, birden bire dibini göremediğimiz derinlikte sularda buluyoruz kendimizi, kimi yerde kuma gömülmüş vatozları görüyoruz, bazen bir tanesi kumdan çıkıp ilerleyip tekrar saklanıyor. Bunlara şaşkınlıkla bakayım derken, yine derinlik artıyor bu sefer bu derinliğin ortasında yükselen bir başka mercan kütlesi beliriyor, etrafında geziniyoruz... İşte bu bir türlü bitmeyen hayretle  bakınırken ağzıma burnuma sular doldu bir anda ve panikledim. Said beni mercanlardan uzaklaştırıncaya kadar sabredemeyip ayağımı çırpınca da, o sevimli güzel mercanlar ayağımın altında seri ve sık kesikler oluşturdular. Şanslıydım ki, çok derin değillerdi, üstelik mikrop falan da kapmadılar. Gezi boyunca da problem olmadı.


Otele döndüğüüzde bütün gün teknenin sağında solunda dolaşmaktan yüzmekten ve dalmaktan yorgun düşmüştüm. Naama Bay'da gezecek bir yer kalmamıştı ve gece 2'de Kahire'ye yola çıkacaktık. Ertesi gün otele uğramadan akşama kadar Kahire'yi gezeceğimiz için bavulları toparlayıp akşam yemeğini yedik ve otelin bulunduğu El Marcato bölgesini keşfe çıktık. Çarşı otelle birleşik, eski otantik tarzda tasarlanmış ama modern ve tamamen turistik bir bölge. Düzenli ve şık. Biraz dolaştıktan sonra da, otele dönüp yolculuk başlamadan birazcık da olsa uyumaya çalıştım. 







- 18. 11.2010 -3. Gün - Kahire -
6 saatten fazla bir yolculuğun sonunda vardık Kahire'ye. Sinai yarım adasının en alt ucunda, Kızıldeniz kıyısında bulunan Sharm'dan batıya doğru gidip, yarımadanın Süveyş Kanalı kıyısı boyunca Kuzey'e yol aldık, daha sonra Süveyş Kanalının altından geçen bir köprüden Kahire'nin olduğu kıyıya yani, Afrika kıtasına geçtik. Kahire'nin merkezine doğru giderken, Nil Nehri'nin kollarının şehri böldüğü görülüyor zaten. Ama şehrin köhneliği, tuğladan örülüp bırakılmış, sıvası olmayan ve hatta bazılarının kolon demirleri hala dışarda duran binalar (tozdan dolayı çabuk eskidiği için sıva yapmıyorlarmış) şehri o kadar kötü gösteriyor ki... Hele şehrin her yanında yığılı çöp tepeleri korkunç! Nasıl bir başkent şimdi burası demeden edemiyor insan. Bunları daha sonra anlatayım en iyisi. Kahire'ye girer girmez Piramitler' e gideceğimizi söyledi  rehberimiz. Giza bölgesine. Ben de Kahire'nin dışında bir bölge diye düşündüm hep. Şehrin içinden piramitleri görünce bir an afalladım hatta hayal kırıklığına uğradım. Gerçektende Kahire, Giza bölgesi ile iç içe ve piramitlerde şehrin tam kıyısında.Öyle ki, bir petrol istasyonu, önünden geçen bir ana yol ve yolun öbür tarafı piramitler! İtiraf ediyorum dumur oldum. Ama piramitler herşeye rağmen etkileyiciydi... Giza' da aslında 9 tane piramit var. Bunlar,  Keops,  Kefren ve Mikerinos. Diğer altı tanesi bu firavunların anneleri ve anneannelerinin mezarları olan daha küçük ve bu üç piramitin çevresindeki piramitler. Neden mi bu mezarlar piramit şeklinde? Çünkü Tanrı Ra, güneşin tanrısı ve güneşin ışınları doğarken piramit şeklinde oluyor diye bu şekli seçmişler (Rehberimiz Vivien'e göre). Hala çözülememiş sırlarıyla birlikte duruyorlar şehrin kenarında. Vivien Kahire'de yaşayıp piramitleri belki sadece bir kere, o da uzaktan gören insanlar olduğunu söyledi. İçlerinde bulunan herşey Kahire Müzesi'nde ya da yurtdışına götürülmüş. Mısır diğer bir çok Ortadoğu ülkesi gibi, yurtdışına götürülen ve/veya çalınan eserlerini geri almaya çalışıyor. Ama yine yoksulluk, eğitimsizlik ya da başka herneyse,  bu eserlere yeteri kadar önem ve özenin gösterilmediğini  anlatıyor hem Giza'da, hem de Kahire müzesinde. Müze baya baya loş, o ihtişamlı eserler ya kirli camların içinde ya da ortada korumasız,  tozlanmış gibi duruyorlar. Bu yüzden o eserlerin Mısır'a geri verilmesi oldukça güç görünüyor. Bizde de olduğu gibi hakettiği şekilde koruyamayacağımıza ve sergileyemeyeceğimize inanıyorlar. Son durumda ise haksız olduklarını iddia edemiyorum maalesef. Piramitlere dönelim. İnşasında milyonlarca işçinin çalıştığını, ve yüzbinlerce işcinin öldüğünü biliyoruz. İşçi dediğim ise, köleler aslında. Piramitlerin mimarisini kim tasarlamış diye sordum, Ra'nın kendisi dedi. Bu kısımla ilgili gerekli okulamaları ve araştırmaları yaptıkça aktarabilirm buraya. Büyük dinlerde yer alan bir sürü olayın temeli Mısır'ın mitolojisine dayanıyor ilginç bir biçimde. Bu konuyla ilgili Herodot'un da ayrıntılı metinleri varmış ama henüz okumadım. Rehberimiz Vivien' e  firavun inancı ve kültürüne dair herhangi birşeyin kalıp kalmadığını,  hala bu inancı taşıyan insanların olup olmadığını da sordum. Firavun soyundan gelenlerin yaşadığı birkaç köy olmasına rağmen bunların hepsinin artık müslüman olduğunu söyledi. Firavun inancını ilk sarsan Kıpti, hristiyan rahipler olmuş. Ardından da İslam gelmiş zaten. Yalnız yılda bir kere,  Macaristan'dan bu inancı yaşatmaya çalışan bir tarikatın üyelerinin gelip, güneşin doğuşunda piramitlerde ibadet ettiklerini anlattı. Şu an Mısır'da her dine mensup insan yaşıyor ama firavun inancı diye bir şey yok.  Piramitlerle ilgili gerekli bilgileri aldıktan sonra (kaynaklardan rahatça öğrenilebilecek şeyler, tekrar yazmıyorum) onları panoromik olarak da görebileceğimiz bir bölgeye geldik. Burada deveye binmek ve fotoğraf çekmek için vaktimiz oldu. Bunu da iyi bir şekilde değerlendirdim tabii. Ha bu arada, piramitlerin içine girmek yasak, etrafında da polisler birileri üstünde dolaşmasın diye bekliyor, hatta üstüne çıkan çocukları kovalıyorlar :) Piramitlerden sonra Sfenks'e geldi sıra. İnsan başlı bir aslan heykeli Sfenks. Kafası, Keops'un kafası. Arkasına piramitleri de alınca daha etkileyici görünüyor bu koca heykel. aslında ön tarafında bir geçit var Sfenkse doğru, Sfenks'in önünde ise mumyalama ve kurban etme törenlerinin yapıldığı sunak taşı benzeri taş masalar varmış. Ama binanın içi öyle bir mahşer kalabalığıydı ki, bir yerden sonra ilerlemekten vazgeçip geri döndük, önüne çıkmadık.













Sfenks'ten sonraki durak bir nevi alışveriş durağıydı. Mısır'ın kokuları meşhurmuş meğer. Alkolsüz, saf bitki özlerinden üretiliyor. Zaten mumyalama işlemleri sonucu kimyasal ilaç ve koku üzerine uzmanlaşmış Mısırlılar. Bu bilgi, bin yıllardır süregelen bir bilgi onlarda. Herneyse, bir parfüm satış mağazasına gittik. Mağaza Lady Diana'nın sevgilisi Dodi El Fayed'in babası Mohamed Abdel Moneim Al-Fayed'e ait olan markanın satış mağazası. Chanel'den Christian Dior'a birçok kokuyu da yapıyorlar ama, çakma kokular yerine gerçek bir Mısır kokusu seçtim kendime. Kleopatra! Bu kokuyu kokladıktan sonra da Chanel serisi hoşuma gitmedi zaten! 
Bir sonraki durağımız, papirüs atölyesiydi (biz sevgili turistlerin alışveriş yapmasını sağlayacak güzide mekanlar!) . Önce papirüslerin yapımını izledik. Bin kere okuyup ezberlediğim için görmek pek ilgimi çekmedi. Etraftaki papirüs tablolara bakındım bunlardan bir tanesinin üzerinde resmedilen sahneyi anlattı rehberimiz. Ölümden sonra olanların resmedildiği bir tablo. En çok da bu hoşuma gitti. Ra'nın oğlu Horus'un ölümün anlatıldığı bir tabloydu bu. Şöyle;
Horus ölür. Horus'un kalbi, mumyalama tanrısı da olan Anubis tarafından bir terazinin kefesine konulur, terazinin öbür kefesine de kutsal ibis kuşunun tüyü konulur. Kalp tüyden hafifse kişi cennete gitmeyi hakeder (cennet yeniden dünyaya dönülünceye kadar durulan yer ) ağır ise cehenneme gidecektir (cehennem ise sonsuz yokoluşun yeridir.). Horus'un kalbi tüyden hafif çıkar ve cennete gitmeyi hakeder...Peki ya beyin? derseniz, Eski Mısırlılar için beynin bir önemi yok. Onu mumyalama sırasında insanın burundan kanca ile girerek çıkarıyorlarmış. Kalp ise çok önemli. Özenle çıkartılıp, bütün iç organlardan ayrı bir kapta saklanıyor. Bir nevi sırat köprüsü olan teraziden kalbiyle geçiyor insan. Beyni ile değil. Aradan geçen binyıllardan sonra kalp ve beyne verilen önemin ne derece değiştiğini görek ilginç değil mi sizce de? Yaşadığımız çağda beyin ne kadar önemli. Kalp dursa da ölmüş saymıyoruz kişiyi. Ancak beyni ölünce tükeniyor ümitlerimiz. İnsanın deneyimlerinin ve anılarının ölümden sonra bile beyinde saklı durabildiğini ve bu bilgilere ulaşabileceğimizi söyleyen teoriler, araştırmalar var. Beynimiz her an daha çok çalıştırılması, geliştirilmesi gereken bir şey. Çağımızın yüceltilen değeri beyin! Kalp ise yağlanmaması, damarlarının tıkanmaması için dikkat ettiğimiz bir organ. Modern çağda kim çok anlam taşıdığını iddia edebilir ki... Duygusallığımızın sorumlusu kendisi ve bu yüzden pek de sevmiyoruz! Ancak muhafazakar ve mutasavvıf kişiler nezdinde anlam ve değer sahibi ve de iyi ki öyle... Konuyu dağıttım değil mi:) Ama çoğunluk papirüs için pazarlık yaparken ben bunları düşünüyordum.
İşte bu sonunda Kahire Müzesi'ndeyiz. Ama bir sorunumuz var. Çook vakit kaybettik parfüm ve papirüs peşinde! Normal şartlarda sadece bu müze bir gün alır. Ama bizim sadece 1 saat 15 dk.mız var! O yüzden Viviven'in peşine takılıp o en önemli neresi derse, oraya gidiyoruz. Bu da Tutankhamun'un hazinesinin sergilendiği bölüm. 
Neredeyse her parçanın başında açıklama yaptı Vivien. Bir sandığın üzerindeki her harf her çizgi her resmin ayrı bir hikayesi ve o hikayeyi oluşturan bir miti var! Müze'yi doya doya gezdiğimi söyleyemeyeceğim ama en azından Tutankhamun'un hazinesini açıklamalarıyla berabr bitirebildik. Kahire Müzesi' nde, firavunların mumyalarının sergilendiği bölüme ayrıca ücret ödeyerek giriliyor. Merak edenlere söyleyeyim, 100 mısır poundu. Oraya kadar gelmişken de görmeden geçilmiyor. Benim için bu mumyaların içinde en önemlisi 2. Ramses'ti. Gidenlere de görmelerini muhakkak tavsiye ederim. Binlerce yılın sonunda bile bu derece canlı görebilmek çok etkileyici. 
Müze'den sonra sıra Khan El Halil Çarşı' sında idi. Kahire mahşer meydanı gibi. Trafik düzensiz ve kalabalık... Otobüsün her manevrasında bu sefer kesin birini ezdik endişesiyle yüreğim ağzımda yol aldık çarşıya doğru. İnsanlar ana yol, ara sokak demeden her yerdeler, arabalarla iç içeler ve üstlerine üstlerine sürülen arabalardan da zerre kadar çekinip çekilmiyorlar. İşin daha da tuhafı, bu korkunç karmaşa kendi içinde bir düzene sahip olmalı ki, kaza falan yok! İşte böyle böyle dura duraklaya vardık çarşıya. Kurban Bayramı da olması sebebiyle, neredeyse bütün Kahire sokakta, çarşıda. Khan El Halil, İstanbul'daki Mısır çarşısının daha  geniş, sokaklara ayrılmış hali. Girişin olduğu meydanda, kahveler var. Çoğu, bir Mısır klasiği olan nargilesini tüttürüyor, kahvesini içiyor. Yine kısıtlı bir zaman dahilinde daldık çarşıya. Zaten görenler hemen Türkçe konuşmaya başlıyor. Türkçe dediysem, ilk önce bir "Turkish? Hasan Şaşşş Yavaşş Yavaşş" diyorlar! Bu sözü Sharm' dan beri yüzlerce kez duymaktan gına geldi! Sinir  basıyor duydukça. Ama satıcının biri "Büyük Tenzilat" deyince gülmeye başladım. Fiyatlar tabii pahalı ve kısıtlı zamanda pazarlıkda yapılmadığından sadece çarşıyı gezmek karmaşanın keyfini çıkartmak istiyoruz. Ana sokaklardan ara sokaklara girip, hanın içinde, arkadaki mağazalara doğru ilerleyince, güzel malları daha uygun fiyatlara bulabiliyorsunuz. Çin Malları dünyanın her yeri gibi burayı da esir almış ama bu dip mağazalarda atölyelerde yapılan gerçek ürünler bulunabiliyor. Ben de az bir pazarlıkla, üzeri işlemeli deri yastık kılıfları aldım bu arka hanlardan birinden. Sonra'da grubu kaçırmamak için alelacele meydana çıktık. Bugün akşam yemeği yok otelde. Herkes kendi başının çaresine bakacak. Ama aç değilim. Niyetim, otelin çevresindeki sokaklardan başlayıp şehrin karmaşasının içine  dalmak...Ama bavulu kenara koyup, yatağa oturmamla, uzanıp uyuyakalmam arasındaki vakti hatırlamıyorum bile! Bir gece önce 2'de başlayıp, akşama kadar süren kesintisiz bir yolculuk ve gezinin sonunda kendimden beklentilerimi oldukça yüksek tutmuşum! Ertesi gün kalkıp duş alıp kahvaltıya indiğimde, çoğu insan otelin temizliğinden şikayetçiydi. Çarşaflar kirliymiş, yastıklara yatmaya içleri sinmemiş... İtiraf ediyorum, görmedim bilmiyorum! Sızdım çünkü. Yorgunluktan baygın düştüm!

- 19. 11.2010 -4. Gün - İskenderiye -

 Hernekadar en başta  9-10 günlük seyahatlar planlamış olsamda,  bugün evi özlemeye başladım...Ama zaten dönüş günü. Kahvaltıdan sonra, İskenderiye' ye hareket ediyoruz.İskenderiye bir başka özel şehir benim için. Bir kitap kurdu ve matematikçi olarak, taa varlığını bildiğim zamandan beri sadece var olmuş olması bile büyüleyici olan o büyük kütüphanenin olduğu şehir...Hem kütüphanesi, hem de deniz feneri ile...Üstelik bir de Kavafis'in şehri ki, bunu bilerek dolaşmak, havasını solumak Oysa ikisi de yüzyıllar önce yakılıp yıkılmış. Fenerin yerinde Quaitbey Citadel Kalesi var, kütüphanenin anısına da bir İskenderiye kütüphanesi var. 


İskenderiye günümüzde Akdenize kıyısı boyunca uzayıp, genişleyen bir kent. 10 milyonluk nüfusu ile, Kahire'den sonra Mısır'ın en büyük 2. kenti ( ki bence daha başkent yapılası ). Ama aslında İskenderiye deniz kenarına değil tepelerin yamacına kurulmuş. Daha sonra deniz kenarına inmiş kent, ve hatta büyük bir kısmı da deniz doldurularak, bu doldurulmuş bölge üzerine inşa edilmiş. Ha bir de mazgal şeklinde kendi aralarında paralel olan sokaklar birbirlerini dik kesecek şekilde kurulmuş. Trafik çok daha düzenli, binalar modern...
İlk iş kütüphaneye gidiyoruz. Temsili bir kütüphane göreceğim için çok da heyecanlanmıyorum. Ta ki kütüphane binasını görene kadar... Şık, modern, zekice, temsil ettiği şeyi çok güzel ifade eden bir mimari var karşımda. Üstüne bütün alfabelerin harfleri işlenmiş binanın bir kere. O kadar güzel düşünülmüş ki! Ön tarafında Büyük İskenderin bir büstü var, binanın etrafı suyla kaplı ve ön tarafı denize bakıyor.
Asıl kütüphane olan, kitapların olduğu bölüm kapalıydı. Firavun dini ve eski Mısır kültürünün Roma kültürünü ve mitolojisini nasıl etkilediğini, aradaki geçişi  gözlemleyebileceğiniz eserlerin de olduğu kütüphane müzesi açıktı ve biz de burayı gezdik. Arkasından Quaitbey Citadel Kalesi'ne  gidildi. Şehri uzunlamasına görüyor kale ve sanki yeni yapılmış gibi, gayet iyi durumda. Buradan şehri,  kıyıdaki rengarenk tekneleri izlemek, Akdeniz bir de bu kıyıdan bakmak, karşı kıyıda yine başka bir İskender şehri olan İskenderun'un olduğunu bilmek. Bu imparatorun aynı denizin iki kıyısına birbirine bakan iki şehir kurduğunu düşünmek...Büyük İskender'e neden  büyük dendiğini daha rahat anlamamı sağlıyor. Yine de, İskenderiye bir başka vazgeçilmez olmalı. Kavafis "Yeni bir ülke bulamazsın..başka bir deniz bulamazsın..." dediğine göre...

Öğle yemeğinden sonra, Montazah Bölgesine gidiyoruz. Mısır cumhuriyet olmadan önceki son kral, Kral Faruk'un sarayını görüyoruz. Saray şu an boş.Ne müze olarak kullanılıyor ne de içinde herhangi başka bir etkinlik var. Yalnız  çok büyük olan bahçesi halk açık, burada kafeler de var. Çok ilgimi çekmediğini söyleyebilirim buranın. Kim bilir artık dönüş vakti oldukça yaklaştığı için...Burada havaalanına yolculuk var artık.


40-45 dakikalık bir yolculuğun ardından İskenderiye Havalimanına geliyoruz. Kimse bu havalimanının 10 milyonluk bir kentin havalimanı olduğunutahmin edemez. Zaten alandan kalkan iki uçak var, biri de bizimkisi. Gezinin sonunda tekrar bir araya toplanan 168 kişilik Türk turist kafilemiz, İskenderiye Havalimanı'nın Duty Free mağazasını talan ettikten sonra, "alışverişimizin bitmesini bekleyen(!)" uçağımıza biniyoruz. 1 saat 45 dakika sonra ise, İstanbul Havalimanı'nda bitiyor gezimiz.


İzleyiciler