Çekmece'nin Cini der ki...

Fotoğrafım
Çekmeceyi üstüme kilitleyip gitti bir gün. Aniden. Kendisi de beni hapsedeceğini ve lanetimin onu takip edeceğini bilmiyordu. O beni çekmeceye, ben de onu geçmişine hapsettim. Zaman, geçmişden geleceğe doğru akıp, bir yandan zenginleştirip diğer yandan sadeleştirirken O da çekmecesini temizleyip düzenlemeliydi.Unutmasının ve/veya ihmalinin acısını çekti, çektiği acı onu büyütmedi. Nihayetinde farketti ki herşeyin sebebi benim. Ben Çekmece Cini' yim. Bana geri geldi..

5 Aralık 2010 Pazar

Kadın Hikayeleri - I


"Zamanın, bin yılın tozuyla her yeni güne taşıdığı efsunlu kelimeler var...Çeşit çeşit kadın, bu kelimelere sara sarına dindirmeye çalışıyor acılarını. Ne kadar unutmak, ne kadar yeni olmak, yeni kelimelerle anlatmak isterse istesin, anladım ki mümkün değil... Kadim zamanlardan kalma ilaçlar gibi bu kelimeler, yaralarına tek çare..."

Hala ilk günkü gibi aşık olduğunu söylerken, afallıyorum... Ceren'in annesi erken yaşta vefat etmiş, babası ise çok geçmeden annesinin yakın arkadaşlarından biri ile evlenmiş. Kendisi ise hayatında gördüğü, tanıdığı, sevdiği tek adam olan eşiyle evlenmiş... Kocası yüzünden evini ve çocuğunun düzenini bozup kaçıncı defa şehir değiştirişi artık saymak istemiyor. Her seferinde, benim ilerlemem gereken bir kariyer var diyerek gidiyor adam. Bizimki, bir şehirde yapayalnız bırakılmanın üzüntüsü ile eşyalarını toplayıp, babasının şehrine geliyor. Baba evi, ancak içinde anne olunca "baba evi" ymiş. Ona yer yok tek çocuğuyla o evde. Yeni bir ev, çocuğa yeni okul, yeni bir iş derken, tam alışırken bu silip silip baştan yazılan hayata, bu sefer özledim diyerek geri geliyor adam. Sizin yeriniz benim yanım diyor. Zar zor ve gözyaşıyla kurulan bir düzen bozuluyor, bu sefer son olduğu ümidiyle tekrar kutsal anne-baba-çocuk üçlüsü bir araya geliyor. Ta ki kocası yeniden, yeni yolculuklara çıkma kararı verene dek...

Dertlenirken, şikayet ederken, ağlarken, kimse anlayamaz bu kadının çok güçlü, başarılı ve yetenekli bir kimyager olduğuna. Sahip olduğu bütün güç, konu evliliğine gelince eriyip dağılıyor. Başka birini istese de sevemez artık. İlk sevdiği adam, 10 yıllık git-gel dolu bir evlilik ve bu evliliğin en başında hiç vazgeçmemeye bir yemin gibi doğurulan bir bebekle, mühürlenmiş hayatına. Tabii Ceren'in zihninde. Sadece 32'sinde olan bu kadına hayatın bitmediğini ve yepyeni bir insanla, kimse olmasa bile çocuğuyla yeni bir yaşam kurabileceğini anlatmak öyle güç ki... Acıyla ve hayal kırıklıklarıyla bozunan sevgisi artık kanserleşmiş ve tüm hücrelerini kaplamış... Canın yanıyor mu diye sorduğumda, "evet" diyor ama, kastettiği kol ve bacaklarındaki morluklar değil...

Ceren'in gözyaşları, öfke ve merhamet nöbetleri ile uzun uzun anlattığı, kopuşlar, git - gel' ler, yalvarmalar, dualar, kavgalar uzayıp giderken, yanımızda sessizce oturan kızına takılıyor gözüm. Artık kanıksadığı bir hikayeyi kimbilir kaçıncı kez dinlemenin verdiği tepkisizlik var yüzünde. Kendi yaşadıklarımı, duyduklarımı ve duyduklarımın bende bıraktığı derin hasarı hatırladıkça, bu kızın bunları duymasına izin vermek, onu canlı canlı öldürmekmiş gibi geliyor. İçini kazımakmış gibi... Ceren'e kaş göz yapıyorum. Ağlama, çocuğun yanında konuşmayalım demeye çalışıyorum kendimce. Ona verdiğim bir sırrı açık edercesine, Elif'e birşey olmaz diyor. Seviyoruz babayı değil mi Elif? Sonra bana dönüp, "O da alıştı kurulan bir düzeni bozup, yeniden başlamaya..." diyor. Elif, annesinin bütü şüphelerini silmek ister gibi salıyor başını. Gözlerini deviriyor genç bir kadın edasıyla, babam arayınca annemin eli ayağına dolaşıyor, diyor... Üstüne bol geliyor bu ifade, bu laf... Elimde olsa çekip alıvereceğim bu ifadeyi suratından. Erken...çok erken.

"Küçük bir kız çocuğunu, boynundan bacaklarından çekiştirip, zorla büyütmeye ne hakkımız var... Korkacak, daha dikkatli atacak adımlarını. Buna rağmen kendini aynı hataları yaparken bulmayı ise hazmedemeyecek, zaten kırılan kalbini daha da kanatacak... Yaşadıklarının kaçamadığı bir kehanet olduğu duygusu kaplayacak içini... Sırf bu yüzden kaçmaya değil, katlanmaya çalışacak..." 

Ceren gözlerini  daldırdığı hatıralarından çevirip gözlerime dikiyor. Soru sormak üzere."Ben kabullenemiyorum. Nasıl geçecek?". Neyi? diye sormama gerek yok. Biliyorum çünkü... Elif'e bakıyorum. Ne bizimle, ne değil... Kendim de yapabileceğine inamayarak, vazgeçeceksin, diye fısıldıyorum. Seni neden hırpaladığını anlamaya çalışmaktan, bunun onun sevme biçimi olduğunu düşünmekten, neden değişmediğini, neden ruhunu tükettiğini anlamlandırmaya çalışmaktan vazgeçeceksin. Ancak bunu yapabilirsen özgür hissedebileceksin kendini. Kızmak, kırılmak, üzülmek, sevmek, merhamet etmek, merhamet beklemek... Babanı da, kocanı da değiştirmeyecek... Sen vazgeçince de değişmeyecekler, vazgeçme demeyecekler... Elif için, söylüyorum. Belki sadece kızı ona gereken gücü verebilir diye... Sen vazgeçemezsen, o asla vazgeçemeyecek... Hayatı boyunca tutsak kalmayı mı öğrenmeli senden? Dualara sarınmayı bırakmalısın artık. Senin acın geçecek belki ama kızının içine tutsaklığın tohumları ekiyorsun!

"Yarasına tuz basıyorum. Dualara sığınmasına neden kızıyorum ki? İnanmadığımdan değil. Bütün gücüyle sarmaya çalışıyor acıyan yerlerini. Kadim kelimelerin gücüne teslim ediyor kendini. Dayanmak için güç dileniyor! Oysa dayanmak için yeterince güçlü zaten...Kaçmaya gücü yok. Kızgınlığım O'na mı? Kendime mi? Bilmiyorum..."

Dehşetle bakıyor yüzüme.Hatta kızgın, kırılmış. Beni anlamıyorsun diyor. Anlayamazsın yaşamadan. Tek başınasın ve sırf böyle olduğun için bu kadar rahatsın. Yaşadığımdan farklısını göremeyecek Elif, diyor. Kızgınlığı bana gibi de görünse, kendine. Anlattıklarının ağırlığı ikimizin de üzerinde... İki kadın ve bir kız çocuğu, kendi içlerimize bükülüyoruz bir iki dakika kadar.Zaten kırgın olan benliğine daha fazla gerçekle saldırmamı anlamıyor Ceren. Elif, konunun odağının neden kendine kaydığını anlamıyor.Ben ise neden tam da bugün bu hikayeyi dinlediğimi anlamıyorum. İyi ki düşüncelerimizin sesi yok...Ceren ayaklanıp gidiyor, tekrar uğrayacağını söyleyerek. Elif'in ablası ol sen, diyor. Senin düşüncelerinin, benimkilerden daha fazla etkisi olacaktır. Güçlü bir kadınsın sen...
"Elif'in güçlü ablası ben... Hala, kolum mu, bacağım mı yoksa kalbim mi daha çok acıyor ayırt edemiyorum...  Aynı kadim kelimelerle sarıyorum kendimi. Aynı dualara sığınıp, unutmaya çalışıyorum..."

24 Kasım 2010 Çarşamba

Mısır Gezisi (Sharm El Sheikh - Kahire - İskenderiye)

-Yolculuk Fikri -

Aslında istediğim bir Mısır gezisi yapmak değildi.Yaz başından beri okuduğum, Khaled Houseyin'in "Bin Muhteşem Güneş" ve "Uçurtma Avcısı" öncelikle dikkatimi Afganistan'a çekmişti. Ardından iş arkadaşım Mutaz'ın önerdiği,  "Muz Sesleri" öyle etkiledi ki beni, Ortadoğu'yu gezme hevesi oluştu. Hem de şiddetle! Batı'nın düzeninde değil, doğunun karmaşasında, karışıklığında ve baharatında atmaya başladı kalbim.  Ece Temelkuran' ın kitabı olan Muz Sesleri sadece Ortadoğu'yu değil, yol fikrini, yolculuk fikrini de aşıladı. İnsanın kendini, çevresini daha rahat algılayabilmesi için uzaklaşması ve ruhunun rengine uygun topraklara bir yolculuk başlatması gerektiğini de  söyledi bana. Ya da ben, öyle anlamak istedim :) İlk yolculuk fikri, üç ülke üzerindeydi. Suriye-Ürdün-Lübnan. Ama iş nedeniyle, erken plan yapma şansım olmadığından, uygun turların hepsini kaçırdım. Artık elimde Türklerin bu mevsim'de en çok rağbet ettiği yerlerden biri olan Mısır vardı. Mısır için iki tip rota çiziliyor turlarda. Biri, Nil Nehri boyunca yapılan, Klasik Mısır turu. Kahire, Ashwan, Ebu Simbel. Edfu, Komombo gibi şehirleri ve bu şehirlerdeki tapınakları, müzeleri geziyorsunuz. Ancak bu turlara katılmak için 8 gün ayırmak gerekiyor ki benim bu kadar zamanım yoktu. Diğer tur rotası ise, Mısır'ın Bodrum'u da diyebileceğimiz Sharm-El-Sheikh, Kahire ve İskenderiye rotası. Yani hem deniz tatili, hem de kültür gezisi karışık bir program.  Zaman daralıp, tur kontenjanları da hızla dolmaya başlayınca, alelacele ve çok da araştırmadan, bulduğum ilk tura katıldım. Asıl Ortadoğu turum başka bir zamana kaldı. Tur tercihimi IcemTur'dan yana kullanmış oldum. Gezi rotası da, Klasik Mısır değil,  Sharm El Sheikh, Kahire ve İskenderiye oldu. Anlayacağınız, yolculuk fikrinin kendisi süreç içerisinde oldukça şekil değiştirdi :)

Tura hem çok araştırmadan katılmam hem de son güne kadar kalacak otel ismi veremeyişleri dolandırıldığım endişesine kapılmamı sağladı aslında. Yola çıkmadan bir gün önce, tura telefon açıp kalınacak oteli soruyorum,  henüz belli değil diyorlar. Uçak biletini uçağın kalkış saatinden 3 saat önce, İstanbul Atatürk Havalimanı'nda vereceklerini  söylüyorlar... Ankara'dan İstanbul otobüsüne bindiğimde içim içimi yiyordu ve kötü bir sürprizle karşılaşmamak için dua etmeye çoktan başlamıştım. Aynı his sabaha karşı İstanbul'a inip hava alanına indiğimde de kaybolmadı. Çünkü, belirtilen buluşma saatinden yarın saat önce oradaydım ve buluşma noktasında kimseler yoktu! Üstelik tur görevlileri yarım saat kadar da geç geldiler ki, o yarım saati nasıl geçirdiğimi hatırlamak bile istemiyorum. 

Bu yarım saatlik gecikme dışında bir aksaklık olmadı. Biletleri alıp, check-in işlemlerini pasaport işlemlerini halledip uçağa bindik. Uçak tur şirketi tarafından kiralanan bir AtlasJet uçağıydı. Grup, 168 kişilik dev bir grup olduğundan Sharm'a indiğimizde iki farklı otele ve dört ayrı alt gruba bölündük. Gezi boyunca da bu şekilde devam edildi. 


- 14.11.2010/15.11.2010 -Ankara/İstanbul Otobüsünde -


An(a)kara'dan uzaklaştıkça, iki yanı ışıklı geniş yollardan hızla geçerken, sanki otobüsün aldığı yol ile arınıyordum. Cevabını bulamadığım bütün soruları, gel-git' leri, bitiş ve başlangıçları ardımda bırakıyor, üstelik yoldan medet ummuyor, cevap beklemiyordum. En ön koltukta oturup, altımdan hızla kayıp giden yola bakarken çelişkiler yumağına dönmüş bir kenti ve kente benzeyen parçamı geride bırakmanın huzuru vardı içimde. Bir hastalıktan çıkmanın, bir nekahat döneminin verdiği sükunet ve huzur... Dünya daha parlak, daha umut verici... Yolculuğun kendisinden öte, yol önemli artık. Gidebilmek... Aklımdan bunlar geçerken uyuyakaldım. Gözümü açtığımda, İstanbul'daydım. 

- 15.11.2010 -1. Gün - Sharm El Sheikh -


Sharm'a indiğimizde öğlen saat 1 civarıydı. Hava ise Kasım ayında olduğumuza dikkat çekerek belirtiyorum tam, 33 dereceydi ! Otelimiz El Marcato bölgesindeki Iber Oteld. Merkeze uzak, ama yeni ve eğlenceli bir bölge olan El Marcato'da. Otel kıyıdan uzak olmasına rağmen bir sahili ve bu sahile her 15dk 'da bir kalkan bir otobüsü var. Yine de, yemeyi yiyip odaya gittiğimde, bir gün önceden yola çıkmış olmanın yorgunluğuyla eşyalarımı yerleştirip uyudum. Uyandığımda ise hava kararmıştı. Bu yüzden hazırlanıp akşam yemeğine gidebildim ancak.
Sharm'ın en kalabalık en merkez noktası,  Naama Bay. Otele giderken göstermişlerdi. Bütün tekne gezilerinin yapıldığı, otellerin en yoğun olduğu, dalış merkezlerinin ana noktalarının bulunduğu , eğlence yerlerinin toplandığı yer burası. Yemekten sonra otelden ayrılacak olan diğer turistlerden, taksiyle muhakkak pazarlık yapmak şartıyla 20 Mısır poundu karşılığında buraya gidilebileceğini öğrendim. Mısır için genel bir not düşeyim,  nereye giderseniz gidin, ne alırsanız alın, pazarlık şart. Pazarlığın kuralı ise, size önerilen ücretin yarısından azını önermek. İnanın yarı fiyatına alsanız bile onlar kazançlı! 

Naama Bay'da ki kahvelerde, barlarda bizim anladığımız bar kültürünü görmedim, içki de içilebilen, çeşitli arap dansı gösterilerinin yapıldığı kafe tarzı yerler  genelde. Bu gösterilerden birincisi tabii ki göbek dansı. Bir diğeri ise Tennure. Gidenlere önerim, bana da önerildiği gibi, Zaza Bar. Burası, hem Sharm'ı panaromik olarak görebileceğiniz, hemde bütün  çeşit gösterileri topluca izleyebileceğiniz bir bar. Üstelik sahnesi tam da bu panaromik manzaranın önüne kurulmuş ki, Zaza'nın muhteşem dansözü dansetmeye başladığında büyüleyici oluyor. Fiyatları ise oldukça uygun. kola'dan biraya (ki sadece Heineken satılıyor) bütün soft içkiler 20-30 Mısır poundu arası. Ayrıca neredeyse içmenin bir gelenek olduğu nargile de var ki o da 20-25 pound arasında değişiyor çeşidine göre. Kişi başı 5 pound gösteriler için veriyorsunuz. Bir miktar da bahşiş. Kısacası, 35-40 pounda bütün gösterileri ve manzarayı en güzel yerden izleyebiliyorsunuz, ki ben de böyle yaptım. Nargilemi ve biramı alıp masama kuruldum. Hem erkek hem de kadın dansçıların yaptığı göbek dansını, bir baba ve oğulun yaptığı Tennure gösterisini, ateş hokkabazlarını izledim. 
Fiyatlardan bu kadar bahsetmişken Mısır parasından da  bahsetmek lazım. Mısır'ın para birimi pound. Bozuk paralarına piastre deniyor. 1 dolar, yaklaşık 5.5 pounda denk geliyor. Hemen söyleyeyim, Türk parası geçmiyor. Euro ya da  Amerikan doları kullanabilirsiniz ama Amerikan dolarını kullanmanızı tavsiye ederim. Bir de bu parayı direk kullanmaktansa, Mısır pounduna çevirerek harcamanızı tavsiye ederim. Bu şekilde hem size daha uygun fiyat veriliyor hem de anlık alışverişlerde 1 dolar, 5 pound şeklinde yuvarlayıp zarara girmiyorsunuz :) Exchange bürolarının yanısıra, dolar veya euroyu belli bir yüzde karşılığında çeviren ATM ler de mevcut. Kısacası, Mısır'da pound ile alışveriş yapın derim mümkün oldukça. 












 
Ertesi gün  için tekne gezisi ve ATV turundan bahsedeceğim. Bu yüzden Naame Bay'ı şimdi anlatayım. Gecesi, renkli ve  eğlenceli, kalabalık. HardRock Cafe ve Little Budha bile var. Ben gördüğümde çok şaşırdım. Sharm'da geçirdiğim üç akşamdan ikisini buranın sokaklarında dolaşıp alışveriş yaparak, Zaza'da oturup eğlenerek geçirdim. Fakat kıyı boyunca bulabileceğiniz kafelerde, rock'dan flamenkoya çok çeşitli müzeikler de yapılıyor. İkinci gün cam tabanlı tekne turu olacağı ve plaja da gidebileceğim için, kendime bir deniz gözlüğü ve şnorkel aldım ki, bu Sharm'a giden birinin, altını çizerek söylüyorum, kesinlikle yapması gereken birşey. Neden mi? Söyleyeceğim :)
Naama Bay'da gezerken kendimi pop-star gibi hissettim diyebilirim. Mısırlılar, beni Mısırlılara benzettiler. Hem de çook güzel bir Mısır'lıya! İltifat etmekten ve beğendikleri birşeyi söylemekten hiç çekinmedikleri için, yürüken kadın erkek farketmeden durdurup, Mısır'lıya benzediğimi ve çok güzel olduğumu söyleyip durdular. Tur rehberimiz Khalid (Halit) bunun gözlerim yüzünden olduğunu söyledi. Kendisi de tur boyunca iltifatlarını esirgemedi sağolsun :)

- 16.11.2010 -2. Gün - Sharm El Sheikh -

 












Program, sabah cam tabanlı tekne turu ile başladı. Naame Bay'dan tekne ile açıldık. Önce sadece kum gördük, sonra su derinliştikçe düz bir mavilik...Tam " ee yani?" derken birden büyük renkli bir balık geçti teknenin altından. Papağan balığıymış. Sonra yavaş yavaş Mercan resiflerine yaklaştık. İşte o zaman renk cümbüşü başladı. Gördüğüm balıkların çeşitliliği, renkleri, mercanlar, istridyelerin çeşitliliği... Küçükken deniz altı kitaplarında okuyup da hayal etmeye çalıştığım tüm renklerin ötesindeydi. Sadece Kızıldeniz' de bulunan ve şekli insan beynine benzeyen Beyin mercanlarını, suyun altında yetişen Mangrove ağaçlarını gördük. Profesyonel bir fotoğrafçı olmak isterdim gerçekten de. Bütün o güzelliği saniye saniye beynime kazıdım ve elimden geldiğince çok fotoğraf çektim. Bu gezi boyunca denize girme imkanımız olmadı. Sadece teknenin altından görülenleri izledik. Sharm, bu noktaya kadar, gezi rotasındaki hikayesiz bir yerdi benim için. Denizde yüzecek ve güneşlenecektim, o kadar. Ama sualtındaki muhteşem güzelliklerle, envai çeşit  balık ve mercanla karşılaşınca kesinlikle yanıldığımı anladım. Kara'da sadece sarı ve kurak bir araziden ibaret olam Sharm'ın sırrı,  alamet-i farikası suyun üzerinde değil, altındaydı! 

Tekne gezisinin bitiminde sıra, çölde ATV turundaydı. Bu araçları kullanma konusunda tereddütlüydüm biraz ama, öğretilince sürmesinin gayet rahat olduğunu gördüm.Sadece gaza habire başparmakla basmak ve yönlendirmesi zor olan direksiyonu zapdetmek bir süre sona yorucu oluyor, o kadar. Bu turda ağzınıza burnunuza kum dolmaması için, kafanızı ve yüzünüzü eşarpla örtüyorsunuz. Hatta  gözünüze gözlük takmanızı istiyorlar. Kafanıza da kask takıyorsunuz ve böylece bir ninja kaplumbağa ile motorcu arası mutant bir tür gibi oluyorsunuz ama güvenli olan yol bu:)  2-2,5 saat kadar sürdü turumuz. Çöl, benim hayalimdeki uçsuz bucaksız sarı kum tepelerinin olduğu bir çöl değildi ama, çöldü işte. Gökyüzünde zaman zaman leylek, zaman zaman akbaba sürüleri gördük. Yol kenarında ise yer yer deve ölüleri...Yolun belli bir yerinde mola verdik. Burada bir açıklıkta toplandık. Motor kafilesine rehberlik yapan çoçuk, toplanıp, hepbir ağızdan Sharm diye bağırmamızı istedi bizden. Önce, neden olduğunu anlamadık ama, bağırdığımızda  sesimizin uzaktaki kayalardan nasıl olduğu gibi yansıdığını görünce şaşırdık. Artık sırayla, Türkiye, Atatürk diye bağırıp inlettik kayaları :) Sonra kaldığımız yerden devam edip Bedevi Çadırlarında mola verdik. Bu Bedevi Çadırı denen şey de aslında çöl havasını göstermek için düzenlenmiş turistik bir yer. Zannetmeyin ki , gerçek bir Bedevi çadırı ama, verdikleri Bedevi çayı gerçekten içimi güzel, sıcak olmasına rağmen ferahlatıcı ve özel bir ottan yapılmış bir çay.  Burada biraz dinlenip eğlenip, tekrar motorlarla başlangıç yerimize döndük. İndiğimde yol boyunca bacağıma vurup acıtan ve toz sandığım şeyinde motordan çıkan mazot olduğunu anladım. Ve toz....Bu çok da çöle benzetmediğim çöl, çöl olduğunu göstermek istemiş olsa gerek, inince baktım ki, iliklerime kadar toza bulanmışım. 
 












Turdan sonra öğle yemeği için otelimize döndük. Hala denize girememiş olmanın verdiği sıkıntıyla, öylesine birşeyler atıştrıp, bikinimi giyip , havlumu gözlüğümü ve şnorkelimi alıp otelin kumsalına attım kendimi. Ve aslında benim için Sharm'ın macerası tam da burada başladı. Kıyı kayalık olduğuğundan, gözlüğü ve şnorkeli takıp kendimi suyun üstüne uzattım. Yere hiç değmeden, altımdaki mercanları minik renkli balıkları istridyeleri izleye izleye  açılmaya başladım kıyıdan. Böyle böyle devam ederken, mercanlar bir anda bitti ve kendimi onlarca metrelik bir derinliğin üzerinde buldum. Bu aradaki geçisi, minik balıkların yerlerini kocaman, renkli balıklara, onlarca metrelik derinliğe, pasparlak bir maviliğe bıraktığı anı, çizgiyi, nefesimin nasılda kesildiğini, adrenalininin vücudumda nasıl pompalandığını tarif etmem imkansız! Tanrı'ya bir kez daha inandığım, görmeme fırsat verdiği bütün güzellikler için tekrar tekrar teşekkür ettiğim, mutluluktan gözlerimin dolduğu ve iyi ki gelmişim iyiki! dediğim an, bu andı. Otele ait olan sahildeki mercan ve balık çeşitliliği cam dipli tekne turunda gördüklerimden bile fazlaydı. Üstelik camın arkasından gördüğüm bütün balıklar etrafımdaydı. Mercanlar da... Hiç tedirgin olmadım, hiç korkmadım...Altımdan,  yanımdan geçen dev balıklar sanki insanlarla arkadaş, bize değmeden, kendi hallerinde geziniyorlardı. Fosforlu mavisinden, çizgilisine, yeşilinden, beneklisine,  kırmızısına bir sürü renkte balık çeşidi sanki insanlar da ayrı bir balık türüymüş gibi davranıyorlardı :)
Tabii bu sualtı eğlencesinin bazı kurallar yok değil. Bunlardan enn önemlisi mercanlara kesinlikle çıplak el , veya ayakla dokunmamak. Hepsi jilet gibi keskin. Ciddi yaralar açabiliyorlar. Aralarında deniz kestaneleri ve diğer deniz canlıları var ve bazıları zehirli. İlla üstlerinde gezinecekseniz, deniz ayakkabısını mutlaka giymek gerekiyor. Bir de bunlardan hariç, beyaz renkte Ateş Mercanları var. Bunlar değdikleri yeri yakıyorlarmış. Ben gezi boyunca rastlamadım ama, dikkatsizliğim ve merakım yüzünden mercanlarda ayaklarımı baya bir hırpaladım. Hayatım boyunca ilk defa yaşadığım bu su altı deneyimini muhakkak tatmanızı dilerim. Doğanın ne kadar cömert, ne kadar çeşitli ve değerli olduğunu bir başka yönden anlıyor insan. Sualtı, halen keşfedilmemiş gizemli büyülü harika bir dünya. Ne kadar yazarsam yazayım, kelimelerle ifade edemiyorum. 
Bu muhteşem keyif, havanın saat 5 -5:30 civarında kararması ile bitti. Hernekadar hava sıcaklığı insana yaz mevsmini yaşatıyorsa da, gece-gündüz süreleri affetmiyor. Biz de bu saatlerde tekrar otelin otobüsüne atlayıp akşam yemeği için otele döndük. Yemekten sonra, ilk gün bahsettiğim gibi Naama Bay'e gittik tekrar. Bu yüzden burada durup azıcık da otelimizden bahsedeyim;

Mısır'a gideceğimi duyan herkes yemek ve temizlik probleminden bahsetti. Yemeklerin ne kadar kötü otellerin ne kadar pis olduğundan... Sharm'da kaldığımızı otel 5 yıldızlı, turistik, herşey dahil sisteminde bir oteldi. Bu yüzden sabah öğle akşam yemeklerinde ne yiyeceğim diye düşünmedim. Otelin gayet makul ve her damağa hitap eden mutfağından bol bol  yemesem de, muhakkak rahatça yiyecek birşeyler buldum. Tabii ki damak tadıma uymayan tat ve kokular mevcuttu ama bu, buradaki otellerde de oluyor zaten. Hatta otelin menüsü, ilk gün ördek, ikinci gün bıldırcın eti denememe imkan kıldı ki, çok hoşlanmış olmasam da değişik bir tat denemesi oldu. Yine de gezi genelinde turu alırken, sabah akşam ve öğle yemeklerinin dahil olduğu bir program seçmenin ne kadar doğru bir kara olduğunu gördüm. Çünkü iş dışarda yemeye gelince Mısır çok da güvenilir değil.



- 17.11.2010 -2. Gün - Sharm El Sheikh -


Bütün bir günboyunca deniz keyfi yaptığım bir gündü bugün. Ras Muhammed milli parkında tekne gezisine gittik, burada iki yerde durduk ve denize girdik, dalış yaptık, ardından Ras Muhammed'in dışında ama yakınında bir koyda daha durakladık. Bir gün öncesi otelin sahilinde gördüğüm güzellikten sonra hemen akşam, Naama Bay'da çok satılan, tek kullanımlık fotoğraf makinalarından almıştım. Ama aldığım fotoğraf makinası daha ilk üç pozda bozuldu zannımca. Bunlar aslında dışına kılıf geçirilmiş eski tip filmli fotoğraf makinaları içinde de 27 poz var. Benim makinanın poz çevirme yeri boşa sardı bir yerden sonra. Birşeyler çektim ama ne çektiğimi anlamadım. Filmleri tab'a verince ortaya çıkacak durum.Ras Muhammed'de teknelere binerken pasaport numaranıza kadar bilgilerinizi istiyorlar. Polisten izin almak ve tek tek teknelere binen herkesin bilgilerini vermek gerekiyor. Bizim sevgili turumuz bu "küçük" ayrıntıyı henüz orada öğrendiği için oldukça zaman kaybettik ama tekne de başka aksama olmadı. Bu güvenliğin sebebi, Mısır'ın bu bölgesinin İsrail'e çok yakın oluşu ve hatta zaten, İsrail'in, silahsız olması koşulu ile Mısır'a devrettiği bir bölge oluşu. Sharm' ın kendisi bu özelliğe sahip zaten. Polisler de dahil herkim olursa olsun silah taşınması yasak. Bir de Hüsnü Mübarek'in yazlığı varmış burda ve ne zaman gelip gittiğini kimse bilmezmiş. Bu yüzden Sharm'da sıkı bir güvenlik soruşturması hakim. Ras Mohammed  milli park olduğundan dolayı özellikle önlemler sıkılaşıyor. Tekneye binmeden güvenlik kapısından geçiyorsunuz, çantanıza bakıyorlar vs.  Dalış kursundan Ahmad diye bir çocuk rehberlik etti bize durduğumuz yerlerde. Ekipmanlarımızı takıp peşinden gittik. Bize gördüğümüz balıkları, mercanları anlattı, kimisi için dalıp dipten bir iki örnek çıkardı, kendi maceralarını da anlattı tabii. Bacaklarındaki derin kesik izlerinden, ve ateş mercanı yanıklarından, mercanların ne kadar tehlikeli olabileceğini rahatça anladık. Teknedeki herkes çok ilgili ve güleyüzlüydü. Üstelik yemekte de adını şu an unuttuğum bir balık pişirmişlerdi ki, çok da önyargılı denememe rağmen beğendim. Ras Mohammed'in özelliği yine su altı. Suyun dışındaki bölge alabildiğine sarı kum ve/veya kayalar. Başka da hiçbirşey yok. Ama durduğumuz yerlerde yine su altı keşiflerine devam ettik. Bir de ben zavallı kötü su altı makinamla birşeyler çektiğimizi zannederek eğlendim azcık :)

Üçüncü durakta, artık gözlüğü su altını bırakıp sadece yüzmeyi planlıyordum. Ama teknedeki çocuklardan Said bu üçüncü durağın en güzeli olduğunu söyledi. Grup çoktan uzaklaştığı için yine de isteksiz davrandım ama Said o kadar ısrar etti ki,  ekipmanları takıp bu sefer Said'in peşine takıldım. Bu üçüncü durağın farkı, kıyıdan çok geniş bir alana mercan  kütlelerinin parça parça yayılmış olması. Öyle ki bir anda, sadece  1 metre altımızda mercanlar varken, birden bire dibini göremediğimiz derinlikte sularda buluyoruz kendimizi, kimi yerde kuma gömülmüş vatozları görüyoruz, bazen bir tanesi kumdan çıkıp ilerleyip tekrar saklanıyor. Bunlara şaşkınlıkla bakayım derken, yine derinlik artıyor bu sefer bu derinliğin ortasında yükselen bir başka mercan kütlesi beliriyor, etrafında geziniyoruz... İşte bu bir türlü bitmeyen hayretle  bakınırken ağzıma burnuma sular doldu bir anda ve panikledim. Said beni mercanlardan uzaklaştırıncaya kadar sabredemeyip ayağımı çırpınca da, o sevimli güzel mercanlar ayağımın altında seri ve sık kesikler oluşturdular. Şanslıydım ki, çok derin değillerdi, üstelik mikrop falan da kapmadılar. Gezi boyunca da problem olmadı.


Otele döndüğüüzde bütün gün teknenin sağında solunda dolaşmaktan yüzmekten ve dalmaktan yorgun düşmüştüm. Naama Bay'da gezecek bir yer kalmamıştı ve gece 2'de Kahire'ye yola çıkacaktık. Ertesi gün otele uğramadan akşama kadar Kahire'yi gezeceğimiz için bavulları toparlayıp akşam yemeğini yedik ve otelin bulunduğu El Marcato bölgesini keşfe çıktık. Çarşı otelle birleşik, eski otantik tarzda tasarlanmış ama modern ve tamamen turistik bir bölge. Düzenli ve şık. Biraz dolaştıktan sonra da, otele dönüp yolculuk başlamadan birazcık da olsa uyumaya çalıştım. 







- 18. 11.2010 -3. Gün - Kahire -
6 saatten fazla bir yolculuğun sonunda vardık Kahire'ye. Sinai yarım adasının en alt ucunda, Kızıldeniz kıyısında bulunan Sharm'dan batıya doğru gidip, yarımadanın Süveyş Kanalı kıyısı boyunca Kuzey'e yol aldık, daha sonra Süveyş Kanalının altından geçen bir köprüden Kahire'nin olduğu kıyıya yani, Afrika kıtasına geçtik. Kahire'nin merkezine doğru giderken, Nil Nehri'nin kollarının şehri böldüğü görülüyor zaten. Ama şehrin köhneliği, tuğladan örülüp bırakılmış, sıvası olmayan ve hatta bazılarının kolon demirleri hala dışarda duran binalar (tozdan dolayı çabuk eskidiği için sıva yapmıyorlarmış) şehri o kadar kötü gösteriyor ki... Hele şehrin her yanında yığılı çöp tepeleri korkunç! Nasıl bir başkent şimdi burası demeden edemiyor insan. Bunları daha sonra anlatayım en iyisi. Kahire'ye girer girmez Piramitler' e gideceğimizi söyledi  rehberimiz. Giza bölgesine. Ben de Kahire'nin dışında bir bölge diye düşündüm hep. Şehrin içinden piramitleri görünce bir an afalladım hatta hayal kırıklığına uğradım. Gerçektende Kahire, Giza bölgesi ile iç içe ve piramitlerde şehrin tam kıyısında.Öyle ki, bir petrol istasyonu, önünden geçen bir ana yol ve yolun öbür tarafı piramitler! İtiraf ediyorum dumur oldum. Ama piramitler herşeye rağmen etkileyiciydi... Giza' da aslında 9 tane piramit var. Bunlar,  Keops,  Kefren ve Mikerinos. Diğer altı tanesi bu firavunların anneleri ve anneannelerinin mezarları olan daha küçük ve bu üç piramitin çevresindeki piramitler. Neden mi bu mezarlar piramit şeklinde? Çünkü Tanrı Ra, güneşin tanrısı ve güneşin ışınları doğarken piramit şeklinde oluyor diye bu şekli seçmişler (Rehberimiz Vivien'e göre). Hala çözülememiş sırlarıyla birlikte duruyorlar şehrin kenarında. Vivien Kahire'de yaşayıp piramitleri belki sadece bir kere, o da uzaktan gören insanlar olduğunu söyledi. İçlerinde bulunan herşey Kahire Müzesi'nde ya da yurtdışına götürülmüş. Mısır diğer bir çok Ortadoğu ülkesi gibi, yurtdışına götürülen ve/veya çalınan eserlerini geri almaya çalışıyor. Ama yine yoksulluk, eğitimsizlik ya da başka herneyse,  bu eserlere yeteri kadar önem ve özenin gösterilmediğini  anlatıyor hem Giza'da, hem de Kahire müzesinde. Müze baya baya loş, o ihtişamlı eserler ya kirli camların içinde ya da ortada korumasız,  tozlanmış gibi duruyorlar. Bu yüzden o eserlerin Mısır'a geri verilmesi oldukça güç görünüyor. Bizde de olduğu gibi hakettiği şekilde koruyamayacağımıza ve sergileyemeyeceğimize inanıyorlar. Son durumda ise haksız olduklarını iddia edemiyorum maalesef. Piramitlere dönelim. İnşasında milyonlarca işçinin çalıştığını, ve yüzbinlerce işcinin öldüğünü biliyoruz. İşçi dediğim ise, köleler aslında. Piramitlerin mimarisini kim tasarlamış diye sordum, Ra'nın kendisi dedi. Bu kısımla ilgili gerekli okulamaları ve araştırmaları yaptıkça aktarabilirm buraya. Büyük dinlerde yer alan bir sürü olayın temeli Mısır'ın mitolojisine dayanıyor ilginç bir biçimde. Bu konuyla ilgili Herodot'un da ayrıntılı metinleri varmış ama henüz okumadım. Rehberimiz Vivien' e  firavun inancı ve kültürüne dair herhangi birşeyin kalıp kalmadığını,  hala bu inancı taşıyan insanların olup olmadığını da sordum. Firavun soyundan gelenlerin yaşadığı birkaç köy olmasına rağmen bunların hepsinin artık müslüman olduğunu söyledi. Firavun inancını ilk sarsan Kıpti, hristiyan rahipler olmuş. Ardından da İslam gelmiş zaten. Yalnız yılda bir kere,  Macaristan'dan bu inancı yaşatmaya çalışan bir tarikatın üyelerinin gelip, güneşin doğuşunda piramitlerde ibadet ettiklerini anlattı. Şu an Mısır'da her dine mensup insan yaşıyor ama firavun inancı diye bir şey yok.  Piramitlerle ilgili gerekli bilgileri aldıktan sonra (kaynaklardan rahatça öğrenilebilecek şeyler, tekrar yazmıyorum) onları panoromik olarak da görebileceğimiz bir bölgeye geldik. Burada deveye binmek ve fotoğraf çekmek için vaktimiz oldu. Bunu da iyi bir şekilde değerlendirdim tabii. Ha bu arada, piramitlerin içine girmek yasak, etrafında da polisler birileri üstünde dolaşmasın diye bekliyor, hatta üstüne çıkan çocukları kovalıyorlar :) Piramitlerden sonra Sfenks'e geldi sıra. İnsan başlı bir aslan heykeli Sfenks. Kafası, Keops'un kafası. Arkasına piramitleri de alınca daha etkileyici görünüyor bu koca heykel. aslında ön tarafında bir geçit var Sfenkse doğru, Sfenks'in önünde ise mumyalama ve kurban etme törenlerinin yapıldığı sunak taşı benzeri taş masalar varmış. Ama binanın içi öyle bir mahşer kalabalığıydı ki, bir yerden sonra ilerlemekten vazgeçip geri döndük, önüne çıkmadık.













Sfenks'ten sonraki durak bir nevi alışveriş durağıydı. Mısır'ın kokuları meşhurmuş meğer. Alkolsüz, saf bitki özlerinden üretiliyor. Zaten mumyalama işlemleri sonucu kimyasal ilaç ve koku üzerine uzmanlaşmış Mısırlılar. Bu bilgi, bin yıllardır süregelen bir bilgi onlarda. Herneyse, bir parfüm satış mağazasına gittik. Mağaza Lady Diana'nın sevgilisi Dodi El Fayed'in babası Mohamed Abdel Moneim Al-Fayed'e ait olan markanın satış mağazası. Chanel'den Christian Dior'a birçok kokuyu da yapıyorlar ama, çakma kokular yerine gerçek bir Mısır kokusu seçtim kendime. Kleopatra! Bu kokuyu kokladıktan sonra da Chanel serisi hoşuma gitmedi zaten! 
Bir sonraki durağımız, papirüs atölyesiydi (biz sevgili turistlerin alışveriş yapmasını sağlayacak güzide mekanlar!) . Önce papirüslerin yapımını izledik. Bin kere okuyup ezberlediğim için görmek pek ilgimi çekmedi. Etraftaki papirüs tablolara bakındım bunlardan bir tanesinin üzerinde resmedilen sahneyi anlattı rehberimiz. Ölümden sonra olanların resmedildiği bir tablo. En çok da bu hoşuma gitti. Ra'nın oğlu Horus'un ölümün anlatıldığı bir tabloydu bu. Şöyle;
Horus ölür. Horus'un kalbi, mumyalama tanrısı da olan Anubis tarafından bir terazinin kefesine konulur, terazinin öbür kefesine de kutsal ibis kuşunun tüyü konulur. Kalp tüyden hafifse kişi cennete gitmeyi hakeder (cennet yeniden dünyaya dönülünceye kadar durulan yer ) ağır ise cehenneme gidecektir (cehennem ise sonsuz yokoluşun yeridir.). Horus'un kalbi tüyden hafif çıkar ve cennete gitmeyi hakeder...Peki ya beyin? derseniz, Eski Mısırlılar için beynin bir önemi yok. Onu mumyalama sırasında insanın burundan kanca ile girerek çıkarıyorlarmış. Kalp ise çok önemli. Özenle çıkartılıp, bütün iç organlardan ayrı bir kapta saklanıyor. Bir nevi sırat köprüsü olan teraziden kalbiyle geçiyor insan. Beyni ile değil. Aradan geçen binyıllardan sonra kalp ve beyne verilen önemin ne derece değiştiğini görek ilginç değil mi sizce de? Yaşadığımız çağda beyin ne kadar önemli. Kalp dursa da ölmüş saymıyoruz kişiyi. Ancak beyni ölünce tükeniyor ümitlerimiz. İnsanın deneyimlerinin ve anılarının ölümden sonra bile beyinde saklı durabildiğini ve bu bilgilere ulaşabileceğimizi söyleyen teoriler, araştırmalar var. Beynimiz her an daha çok çalıştırılması, geliştirilmesi gereken bir şey. Çağımızın yüceltilen değeri beyin! Kalp ise yağlanmaması, damarlarının tıkanmaması için dikkat ettiğimiz bir organ. Modern çağda kim çok anlam taşıdığını iddia edebilir ki... Duygusallığımızın sorumlusu kendisi ve bu yüzden pek de sevmiyoruz! Ancak muhafazakar ve mutasavvıf kişiler nezdinde anlam ve değer sahibi ve de iyi ki öyle... Konuyu dağıttım değil mi:) Ama çoğunluk papirüs için pazarlık yaparken ben bunları düşünüyordum.
İşte bu sonunda Kahire Müzesi'ndeyiz. Ama bir sorunumuz var. Çook vakit kaybettik parfüm ve papirüs peşinde! Normal şartlarda sadece bu müze bir gün alır. Ama bizim sadece 1 saat 15 dk.mız var! O yüzden Viviven'in peşine takılıp o en önemli neresi derse, oraya gidiyoruz. Bu da Tutankhamun'un hazinesinin sergilendiği bölüm. 
Neredeyse her parçanın başında açıklama yaptı Vivien. Bir sandığın üzerindeki her harf her çizgi her resmin ayrı bir hikayesi ve o hikayeyi oluşturan bir miti var! Müze'yi doya doya gezdiğimi söyleyemeyeceğim ama en azından Tutankhamun'un hazinesini açıklamalarıyla berabr bitirebildik. Kahire Müzesi' nde, firavunların mumyalarının sergilendiği bölüme ayrıca ücret ödeyerek giriliyor. Merak edenlere söyleyeyim, 100 mısır poundu. Oraya kadar gelmişken de görmeden geçilmiyor. Benim için bu mumyaların içinde en önemlisi 2. Ramses'ti. Gidenlere de görmelerini muhakkak tavsiye ederim. Binlerce yılın sonunda bile bu derece canlı görebilmek çok etkileyici. 
Müze'den sonra sıra Khan El Halil Çarşı' sında idi. Kahire mahşer meydanı gibi. Trafik düzensiz ve kalabalık... Otobüsün her manevrasında bu sefer kesin birini ezdik endişesiyle yüreğim ağzımda yol aldık çarşıya doğru. İnsanlar ana yol, ara sokak demeden her yerdeler, arabalarla iç içeler ve üstlerine üstlerine sürülen arabalardan da zerre kadar çekinip çekilmiyorlar. İşin daha da tuhafı, bu korkunç karmaşa kendi içinde bir düzene sahip olmalı ki, kaza falan yok! İşte böyle böyle dura duraklaya vardık çarşıya. Kurban Bayramı da olması sebebiyle, neredeyse bütün Kahire sokakta, çarşıda. Khan El Halil, İstanbul'daki Mısır çarşısının daha  geniş, sokaklara ayrılmış hali. Girişin olduğu meydanda, kahveler var. Çoğu, bir Mısır klasiği olan nargilesini tüttürüyor, kahvesini içiyor. Yine kısıtlı bir zaman dahilinde daldık çarşıya. Zaten görenler hemen Türkçe konuşmaya başlıyor. Türkçe dediysem, ilk önce bir "Turkish? Hasan Şaşşş Yavaşş Yavaşş" diyorlar! Bu sözü Sharm' dan beri yüzlerce kez duymaktan gına geldi! Sinir  basıyor duydukça. Ama satıcının biri "Büyük Tenzilat" deyince gülmeye başladım. Fiyatlar tabii pahalı ve kısıtlı zamanda pazarlıkda yapılmadığından sadece çarşıyı gezmek karmaşanın keyfini çıkartmak istiyoruz. Ana sokaklardan ara sokaklara girip, hanın içinde, arkadaki mağazalara doğru ilerleyince, güzel malları daha uygun fiyatlara bulabiliyorsunuz. Çin Malları dünyanın her yeri gibi burayı da esir almış ama bu dip mağazalarda atölyelerde yapılan gerçek ürünler bulunabiliyor. Ben de az bir pazarlıkla, üzeri işlemeli deri yastık kılıfları aldım bu arka hanlardan birinden. Sonra'da grubu kaçırmamak için alelacele meydana çıktık. Bugün akşam yemeği yok otelde. Herkes kendi başının çaresine bakacak. Ama aç değilim. Niyetim, otelin çevresindeki sokaklardan başlayıp şehrin karmaşasının içine  dalmak...Ama bavulu kenara koyup, yatağa oturmamla, uzanıp uyuyakalmam arasındaki vakti hatırlamıyorum bile! Bir gece önce 2'de başlayıp, akşama kadar süren kesintisiz bir yolculuk ve gezinin sonunda kendimden beklentilerimi oldukça yüksek tutmuşum! Ertesi gün kalkıp duş alıp kahvaltıya indiğimde, çoğu insan otelin temizliğinden şikayetçiydi. Çarşaflar kirliymiş, yastıklara yatmaya içleri sinmemiş... İtiraf ediyorum, görmedim bilmiyorum! Sızdım çünkü. Yorgunluktan baygın düştüm!

- 19. 11.2010 -4. Gün - İskenderiye -

 Hernekadar en başta  9-10 günlük seyahatlar planlamış olsamda,  bugün evi özlemeye başladım...Ama zaten dönüş günü. Kahvaltıdan sonra, İskenderiye' ye hareket ediyoruz.İskenderiye bir başka özel şehir benim için. Bir kitap kurdu ve matematikçi olarak, taa varlığını bildiğim zamandan beri sadece var olmuş olması bile büyüleyici olan o büyük kütüphanenin olduğu şehir...Hem kütüphanesi, hem de deniz feneri ile...Üstelik bir de Kavafis'in şehri ki, bunu bilerek dolaşmak, havasını solumak Oysa ikisi de yüzyıllar önce yakılıp yıkılmış. Fenerin yerinde Quaitbey Citadel Kalesi var, kütüphanenin anısına da bir İskenderiye kütüphanesi var. 


İskenderiye günümüzde Akdenize kıyısı boyunca uzayıp, genişleyen bir kent. 10 milyonluk nüfusu ile, Kahire'den sonra Mısır'ın en büyük 2. kenti ( ki bence daha başkent yapılası ). Ama aslında İskenderiye deniz kenarına değil tepelerin yamacına kurulmuş. Daha sonra deniz kenarına inmiş kent, ve hatta büyük bir kısmı da deniz doldurularak, bu doldurulmuş bölge üzerine inşa edilmiş. Ha bir de mazgal şeklinde kendi aralarında paralel olan sokaklar birbirlerini dik kesecek şekilde kurulmuş. Trafik çok daha düzenli, binalar modern...
İlk iş kütüphaneye gidiyoruz. Temsili bir kütüphane göreceğim için çok da heyecanlanmıyorum. Ta ki kütüphane binasını görene kadar... Şık, modern, zekice, temsil ettiği şeyi çok güzel ifade eden bir mimari var karşımda. Üstüne bütün alfabelerin harfleri işlenmiş binanın bir kere. O kadar güzel düşünülmüş ki! Ön tarafında Büyük İskenderin bir büstü var, binanın etrafı suyla kaplı ve ön tarafı denize bakıyor.
Asıl kütüphane olan, kitapların olduğu bölüm kapalıydı. Firavun dini ve eski Mısır kültürünün Roma kültürünü ve mitolojisini nasıl etkilediğini, aradaki geçişi  gözlemleyebileceğiniz eserlerin de olduğu kütüphane müzesi açıktı ve biz de burayı gezdik. Arkasından Quaitbey Citadel Kalesi'ne  gidildi. Şehri uzunlamasına görüyor kale ve sanki yeni yapılmış gibi, gayet iyi durumda. Buradan şehri,  kıyıdaki rengarenk tekneleri izlemek, Akdeniz bir de bu kıyıdan bakmak, karşı kıyıda yine başka bir İskender şehri olan İskenderun'un olduğunu bilmek. Bu imparatorun aynı denizin iki kıyısına birbirine bakan iki şehir kurduğunu düşünmek...Büyük İskender'e neden  büyük dendiğini daha rahat anlamamı sağlıyor. Yine de, İskenderiye bir başka vazgeçilmez olmalı. Kavafis "Yeni bir ülke bulamazsın..başka bir deniz bulamazsın..." dediğine göre...

Öğle yemeğinden sonra, Montazah Bölgesine gidiyoruz. Mısır cumhuriyet olmadan önceki son kral, Kral Faruk'un sarayını görüyoruz. Saray şu an boş.Ne müze olarak kullanılıyor ne de içinde herhangi başka bir etkinlik var. Yalnız  çok büyük olan bahçesi halk açık, burada kafeler de var. Çok ilgimi çekmediğini söyleyebilirim buranın. Kim bilir artık dönüş vakti oldukça yaklaştığı için...Burada havaalanına yolculuk var artık.


40-45 dakikalık bir yolculuğun ardından İskenderiye Havalimanına geliyoruz. Kimse bu havalimanının 10 milyonluk bir kentin havalimanı olduğunutahmin edemez. Zaten alandan kalkan iki uçak var, biri de bizimkisi. Gezinin sonunda tekrar bir araya toplanan 168 kişilik Türk turist kafilemiz, İskenderiye Havalimanı'nın Duty Free mağazasını talan ettikten sonra, "alışverişimizin bitmesini bekleyen(!)" uçağımıza biniyoruz. 1 saat 45 dakika sonra ise, İstanbul Havalimanı'nda bitiyor gezimiz.


17 Eylül 2010 Cuma

Hu huu? Orda kimse var mı?

Hüzün bulaşıcı bir şey, buna şüphe yok. Aşk da bulaşıcı olsa ya...

2 Eylül 2010 Perşembe

Bylam Roza- Bir Zamanlar Gülündüm

Sözlerini anlamadan dinleyip, bu şarkıda ne söylediğini anlamalıyım diyerek düştüm sözlerin peşine. Kyah'ın
sesinden öylesine etkilenmiştim. Henüz gördüm, Sezen Aksu ve Meral Okay ortaklaşa sözlerini yazıp bestesini yapmışlar. Güzel tabi ama hiçbir şey dilin orijinali kadar güzel olmuyor. İngilizce çevirisini daha çok beğendim.  Benim yorumum da, İngilizce çevirisi üzerinden... Daha sözlerinin peşine bile düşmeden gözümde canlandı bu şarkıdaki kadın. Kulağında ayak sesleri ve kalbinde sevdiği adam için artık bir diken olmanın acısı... Tutkusuyla ve özlemiyle akan göz yaşları... Baharatlı buğulu bir şarkı... 

" Bir Zamanlar Gülündüm"...

Kalbinde bir güldüm bir zamanlar.
Gülündüm, şimdi ise bir diken...
Bana baktığında bir kadın görmüyorsun artık... 
 
Tanrı verir, Tanrı alır götürür sevdiğimi.
Oysa bir zamanlar, bir güldüm.
Zaman zaman kapımın önünden geçiyormuş gibi,
Duyuyorum ayak seslerini.
Sevgilim,
Zaman zaman...artık hiç hakkım olmasa,
Artık senin olmasam bile... 
 
Çatıdaki yuva hayat buldu şimdi.
Leylekler yuvaya döndü,
Ve ben, senin de onlar gibi geldiğini düşledim.
Tanrı verir ve Tanrı alıp götürür uzaklara sevdiğimi.
Oysa bir zamanlar kalbindeki bir güldüm, şimdi değilim.
Sevgilim,
Kapımın önünden geçiyormuşçasına,
Duyar gibiyim ayakseslerini...
Zaman zaman, artık hiç hakkım olmasa,
Artık senin gülün olmasam bile...
 ____________________________________________
Once I was a rose
For your heart
Once I was a rose of yours
Now I'm a thorn
When you look at me
I'm not a woman
God gives and
He takes away
Once I was a rose
But I am not now
From time to time
As if I still heard
You passing my door
Darling
From time to time
Though I know I have no right
Because I'm not yours any more
And the nest came to life on my roof again
The storks came back home
And I dreamt again
That you come back as they did
God gives and
He takes away
Once I was a rose
But I'm not now
From time to time
As if I still heard
You passing my door
Darling
From time to time
Though I know I have no right
Because I'm not yours any more

17 Ağustos 2010 Salı

YARIM'ADA

Ağlamıyorum...yağmur yağıyor inceden.
Bir bulut sarıyor tenimi,
Sırtımı okşayan el, rüzgarın eli...

Aradayım.
Ne adada, ne de anakarada...
Yarımadadayım.


Bir yel değirmeninin taş gövdesinde bekliyorum seni
Adaya uzanan kollarım aç, açık, apaçık...
Oysa ne bir  ada, ne de anayım ben.
Yarımadayım.

Huzursuz rüzgarların evi ruhum
bütün sevişmeleri ada'nmış.
Deniz feneri denir...
Ada'ğıma ada'nmış ışık.

Öfkeyle dövsen de duvarlarımı,
Ağlamıyorum...yağmur yağıyor inceden.

5 Temmuz 2010 Pazartesi

Şimdi anlıyorum dört tarafı sularla kaplı bir adanın yalınlığını
Kıyının ışıkları kadar uzak buradan muğlak aşklar...
Ada vapuru, karşı kıyıya cesurca üflenen sigaranın dumanı...
Evet; Burada herşey gerçek.

18 Haziran 2010 Cuma

Bu Gece

Bu gece binlerce insan dua ediyor. Dileklerimizin çoğu aynıdır eminim. Biz kendi konuşma baloncuklarımızın içinde özeliz ancak. Senin olduğun yerden bakınca nasıl görünüyoruz, bilemiyorum. Kendi iç gürültümden seni duyamamış olabilirim...İşaretlerini okuyamamış olabilirim... Kalbimi nasırlaştırmaya çalışırken senin sevginin bir kısmına da zarar vermiş olabilirim... Seni yalancıktan seven insanların inşallahlı maşallahlı konuşmaları, kendi dualarını, dileklerini bağıra çağıra dillendirmeleri ya da senin üzerinden dayatmaya çalıştıkları kuralları da beni hiç iyi etkilemedi üstelik... Onlara kulaklarımı tıkamaya, alelacele koruma kalkanlarımı indirmeye çalışırken, hepten kapattım algımı.Ama gerçeği, sevgiyi insanda aramanın bedelini hayalkırıklıkları ile ödüyorum. Biz çok kötüyüz birbirimize karşı. Üstelik hep en sevdiklerimizin tenine geçiyor dişlerimiz. Birbirimizin açtığı yaraları saramıyoruzda üstelik... Hiçbir kırgınlığım sana dair değil. Beni cezalandırmadın. Sadece senin sevginden kendimi mahrum bırakmanın beni eksilttiğini o kadar derinden farkediyorum ki... Açılan boşluklara ve karlanan düzlüklere kurtlar iniyor fırsattan istifade. Ben ise senin sevgin olmadan, ayaklarını basacağı bir yeri olmayan, güçsüz ve bu yüzden de kırılgan ve kızgın birine dönüşüyorum. Gerçeğim olmadan güçsüz hissediyorum kendimi. Görüşüm bulanık, ayırt edemiyorum yalanla gerçeği...

Senden istemek istediğim çok şey var. Aşk, mutluluk, sağlık, para... Ama bunlara varmıyor dilim. Asıl istediğim, sevgin, şevkatin. Başka bir yerde, başka bir insanda bulamayacağımı bildiğim... Sevgine ihtiyacım var. Ancak bunun huzuruyla sevebilirim başka bir insanı kusurlarına rağmen. İnsanlık hali deyip geçebilirim belki... Yaşamın bütün yükünü almam üstüme, değiştiremeyeceğim şeylere üzülerek. Ancak sevginle ısınır iklimim. Ayaklarım yere basar...Kurtlarla savaşmak zorunda kalmam boşlukta. Gerçeği istiyorum. Yanımda, içimde olduğunu bilerek güçlenir, yeniden adım atmaya, yürümeye hatta koşmaya başlayabilirim.

Nerde ne zaman uzak düştüm bilmiyorum. Özlüyorum... Sevginle akıttığım şifalı gözyaşlarımı istiyorum yeniden. Sen bizim gibi değilsin biliyorum. Biz susarız... en kötü sesimiz içimizde konuşur da, hiçbir güzel hatıramız susturamaz o sesi. En sevdiklerimizi boğarız o derin suskunluklarda. Sen susmazsın inanıyorum. Konuş benimle. Sevgini bana geri ver. Gerçeğini ve şevkatini. Kurtlar saldırmasın sevdiklerime.Soğuk rüzgarlarla ayrılmasın yollarımız ne senden, ne de birbirimizden. Yollarımız birleşeceken teğet geçmeyelim birbirimize. Sırtımıza binmesin kırgınlıkların yükü. Yollarımız hep ağaçlık olamsa da, içimizden, içimden ışığını eksik etme. Bu gece dileğim budur senden. Sevgini, şefkatini ve huzurunu ver bana yeniden.

17 Haziran 2010 Perşembe

Ofisin Cini :)

Sevgili takım arkadaşım Rumeysa'nın Çekmece Cini'ne yaptığı atıf... Ama bir yerde doğru. Bu çekmecenin bir cini var, ofisimin cini de Rümücük :)

Başak'ın Çekmecesi

Bir gün çekmeceye bisküvilerin, çikolataların tamamını kilitledi. Güya artık grissiniden başka birşey yemeyecekti. Zaman akıp giderken göbeği de onunla birlikte büyüdü. Pis boğazlığının ve Rüm ile arkadaşlığının cezasını çekti. Çektiği acı onu zayıflatmadı. Nihayetinde farketti ki herşeyin sebebi benim. Ben Rümücük, herşeyi yer! "im

8 Haziran 2010 Salı

Çiçek Çocuk

Nasılsın sevgilim? İyisin biliyorum. Ben de iyi sayılırım kendimce. Fazlaca bir şeyler biliyorum ve bir şeyler ümit etmeye çalışıyorum. Ama artık ne çiçeğiz, ne de çocuk. Kimseye aldırmadan sokaklarda dans ettiğimiz günler de geri de kaldı, seni “ A kıza bak!” demelerine aldırmadan, sıkıştırdığım her köşede öptüğüm günler de...
Şehrimizi bombaladılar sevgilim. Çiçekli balkonları, meydan tiyatrosunu, ışık boşluğunda seviştiğimiz o eski yıkık dökük apartmanı, seni üstünde bekleyip, geç kaldığın her dakika için sana ne cezalar vereceğimi düşündüğüm köprüyü... Bir gün seni gördüğümde, heyecandan elimdeki sümbülleri düşürmüştüm nehre. Sümbüllerin akıp gidişlerini izlerken bir de şarkı tutturmuştuk hani... O nehre askerler ölüleri atıyorlar sevgilim. Onlarca ceset, onlarca anıyla beraber sürüklenip gidiyorlar. Nehir kırmızı. Geriye kalan tek anı, kulaklarımdaki akordeon sesi, sokak çalgıcılarının neşeli şarkıları, burnumdaki sümbül kokusu ve bir de boynuma kondurduğun son öpücüğün anısı.
Artık ne çiçeğiz, ne de çocuk sevgilim. Şehir o kadar soğuk ki, artık kimse giymiyor çiçekli elbiseleri, rengârenk hırkaları. Hepimiz bir örnek siyah giyiniyoruz artık Karartma var. Yalnız, iyi bir yanı var bu karartmanın, herkes can derdine düşmüşken, kimse benimle uğraşmıyor. Böylece, bahar festivalinde çektirdiğimiz fotoğrafları döşek aralarında saklamak zorunda kalmıyorum. Fotoğraflar elimde, tekrar tekrar bakıyorum. Gözümü kapatıp seni düşünüyorum. İki kişilik bisikletlerden almak için para biriktirdiğimiz, yağmurda ıslandığımız, hiç durmadan seviştiğimiz günleri...
Boynum sızlıyor sevgilim. Beni özlüyor musun soğuk yatağında? Ben seni çok özlüyorum.
Artık ne çiçeğiz, ne de çocuk. Gökkuşağı da yok artık. Her ölüme “bu son” dememe rağmen herkes hep ölüyor. Oysa ilk seni öldürmüşlerdi şehrimizde. Hayatımın tek kahramanlığıydı seni askerlerin ellerinden kurtarıp, ellerimle toprağa gömüşüm. Nehrin üstünde akıp giden sümbüllerden bir farkın olmalıydı senin. Seni özledim sevgilim, çok... Çıkarıp baksam cesedine, dudakların hala sıcak mıdır?

4 Haziran 2010 Cuma

Daha açık nasıl söylenir?
Sırtımı döndüm dünyaya
İçime büküldüm
Kabuğum içimde,
Dışım yumuşak

Nasıl da kimsesiz görünüyorum
Nasıl da heyecanlı, romantik, uçucu
Cüretini besliyor halim
Öyleki, beni bulmaya gerek yok
Zaten yanıbaşındayım apaçık.

29 Mayıs 2010 Cumartesi

Tepemdeki Bulut Git Artık !

Kötü Günler Kitabındaki yavru kedi gibiyim... Bir fil üzerime basmak üzere, kaçacak yerim yok... Kitaptaki bezgin köpek  yavrusu, korkmuş baykuş hepsi benim... Vurun beni de kurtulayım! diye kendini ortaya atan komik tipli gelincik tam da benim hatta! Bazen diyor kitap, kendinizi böyle hissedersiniz... Elinizdeki herşeyi yitirmiş, hayat kontrolünüzden çıkmış, sorunların karşısında ufacık kalmışsınız gibi... Böyle bir zamanda deriin derin nefes alın diyor, havayı koklayın, dışarı atın kendinizi yürüyün... Ama işe yaramıyor... Yorganıma dolanmak, gözlerimi kapatmak ve geri açtığımda herşeyin bitmiş olmasını istiyorum. Mutsuzluk mu bulutu üstüme çekiyor, bulut yüzünden mi mutsuzum, bilmiyorum. Geçecek illaki biliyorum ama yine de başedemiyorum... Tehlikeli... insanın kendi mutsuzluğuyla çarpışması çok tehlikeli... çırpınırken birilerine tutunup onları da boğmamak için köşe bucak kaçıyorum. Cenin şeklini aldım geçmesini bekliyorum. Hey sen! Tepemdeki bulut git artııık!

21 Mayıs 2010 Cuma

ara yazı

Ilık, yağmurlu günlerde aklım...Suluboya bir resmin içinde yaşadığım günler... Ellerimde sümbüllerle ıslanıp, tüm ıslak sokaklara içimdeki aşktan izler bırakarak yürümenin heyecanı... hatırlamak şimdi bile nasıl da titretiyor içimi... Ayaklarımın yerden çok değil ama azıcık havada olduğu, sesimin yağmurun buğusuyla güzelleştiği eflatun-yeşil günler... Kelimelerin toprak gibi cömert olduğu günler... Neye olduğu önemli değil, sadece inanıyor, inanabiliyor olmanın heyecanıyla var olduğum günler... Henüz pek kırılmadığım, kırgınlıklarımı  kızgınlıklarla dağlamaya çalışmadığım günler.

Hala arasıra beni yoklayıp geçen (ama artık sadece kendini hatırlatıp kaybolan) o heyecanın izini sürüyorum... İnanacak kadar hali olmasa da dizlerimin, kendimi arındırıyorum yalın halime ek hallerimden. Büyüdük, büyüyoruz buna yapacak birşey yok biliyorum. Ama yine aynı suluboya resmin içinde olma şansımız olsa, bahar bir ıslak yeşil-eflatun gün daha sunsa bize içinde yürüyecek, o zaman inandığım günlerin hatrına gücüne kavuşur muydu dizlerim?

16 Mayıs 2010 Pazar

Öteki

Yalın... genç... çıplak...
O yaşayacak, sen anlamaya çalışacaksın...
Bilmez kaç boşlukta kaybolduğunu
Kaybettiklerini topladığında arkasından,
Elinde bir kitap bulacaksın
Parçadan bütüne giden yollar...

İlkel akılla övünür
Zaten varsa,
Geziniyordur zamanın rüzgarında
O tutmaya çalışacak,
Sen yazacaksın


Teni, kendinin de bilmediği bir toprak
Beni değil, öteki
Dokunursan kanayacak
Kanayacak ve kaçacaksın

İnan yürünmeyen bir yol...
Reddedilmiş evlat gibi,
Reddiyle eksilten ruhunu
Yolunu bulmaya çalışırken dar sokaklarında
Bilmeye tutunan ellerinle,
Olduğundan daha fazlası olamayacaksın.


Senin ezberlediğini keşfetmeye çalışacak
Sığınağı,  ilkel akıl, çıplak ten...
Bilmediğin birşey,
Teni bedeni demek değil
Ruhuyla aklı arasında kıldan bir köprü...
Ne zaman ezberini bozmaya çalışsan
Koynunda bir kuytu arayacaksın..


Bilmediğin birşey değil
Türlerine ayırabilirsin  kadınları
Tenleri ve ruhlarının  ortak kümesinden geçerken
Sayılabilir sonsuzluğuyla övünürken kelimelerinin
Avucunun içi gibi bildiğin coğrafyada,
İlkel aklın direnişiyle karşılaşacaksın

14 Mayıs 2010 Cuma

Sen mutluluğun şiirini yazabilir misin Nazım?

13 Nisan 2010 Salı

Kitapçı Muzaffer' e...

Gitmişsin... Bu büyüdüm mü demek şimdi? Yoksa sen yaşlanmış mıydın gerçekten? Yaşın var mıydı ki senin gerçekten? Kendimi kitapların arasında kaybettiğim o küçücük tezgah yok, Olgunlar' ın hiç bir anlamı yok artık benim için. Sen sınırlarımı zorlamam için beni kamçılarken, ellerimde kaç kere yırttıktan sonra beğenebildiğim hikayelerle yanına koşarken büyüdüm ben. Kendimi yıkıp yıkıp kurmayı , sen beni acımasızca eleştirirken öğrendim. Ne zaman kendimden yorulup düşümekten sıkılsam, senin gözündeki o cesur atak kendiyle savaşmaktan korkmayan kızı kaybetmekten korkup silkindim. Tezgahın arkasında oturup gelen giden müşterileri izlerken öğrendim gözlemlemeyi, satabileceğim, övebileceğim tek şeyin kitap olduğunu. Küf kokusunu, eski kitapları, çevirileri, onların kıymetini, yazarların dünyasını...

İşe başlayalıberi, aylar sonra elime geçen ilk fırsatta geldim yanına. Gözlerim tezgahın önünde oturup sigaranı içerken bulmak istiyordu seni. Yanına gelecek, merhaba diyecek ve gözlerinde ışıltıyla ayağa kalkıp benim için bir sandalye çekmeni bekleyecektim. Kitapçı Muzaffer tabelası yoktu. Kapalı kepenkler bile ümit vericiydi benim için. Sen orda olmalıydın. Herzamanki yerinde...Ortaokuldan beri seninle büyüdüm ben çünkü. Sordum, yaşlanmıştı zaten sattı gitti dediler. Nereye? Ankara' dediler. Nerede? Seni başka bir yerde düşünemiyorum ki... Tezgahının başında olmalıydın. Müşterilerini seçmeli, herkese her kitabı satmamalıydın... Belki uzun zamandır uğramamıştım yanına. Ama orda olduğunu bilmek bile anlamlı kılıyordu benim için bu şehri. Şimdi hala buralardasın ama tezgahında değil. Seni bir daha nasıl nerde görürüm bilmiyorum... Orda olmadığını , gittiğimde seni bulamayacağımı ve hatta seni bulacağım herhangi bir yer olmadığını bilmek öyle yalnız hissettiriyor ki bana kendimi... Sen gittin, ben yeterince büyüdüm mü şimdi?

6 Nisan 2010 Salı

Kış aylarında bir tanesi. Hava kararmaya yüz tutmuş, okulun bahçesinden çıkış kapısına yürüyoruz. Elimizde gitarlar,  "Üşüyorum" diyor. Hava soğuk... " Hava soğuk" diyorum. Üşümen normal. Sesime yabancılaşıyorum. Üç saattir şarkı söyleyen ben değilmişim gibi...Ondan değil diyor. Yalnızlıktan... Kimse anlamıyor beni... Susuyorum. Hüznü kıymetli. Yalnızlıktan üşüyen bu genç adamla yürürken ellerim ısınıyor çünkü. Yanaklarım da ayaza inat pembe üstelik... Ondaki bu hüzün geçici değil hissediyorum. İçine iliğine işlemiş. Oysa herkes seviyor onu. Dersleri iyi, yetenekli, ismi geçince hoş bir gülümseme hayranlık ve şevkat uyanıyor insanların yüzünde...Derin bir nefes alıp okulun çıkış kapısına dikiyor gözlerini, sanki kapıya olan yolumuz hiç bitmeyecekmiş gibi. Öyle mutluyum ki yanında olmaktan, hüznünü anlayamıyorum o an.

Kaybolmuyor zihnimden bu anın fotoğrafı. Onun için hiç bir anlamı olmayan 10 dakikalık yol, benim yıllar boyu ara ara üzerinden geçtiğim bir anı. Ne zaman yalnız bir adam hayal etsem, okulun bahçesindeki o yalnız, liseli çocuk geliyor aklıma. Oysa henüz çok başındaymışız yolun... Henüz kırgınlıklarımızı kızgınlıklarla dağlanamya başlamamışız. Şimdi durduğum yerden bakıyorum, kırılmaktan korkmadan sebepsizce sevebildiğim neredeyse hiçbirşey kalmamış. Ona gelince, tahminlerimde yanılmamışım... Onda hep aynı hüzün, aynı melankoli... Ama artık benim için bir hastalık hüznü. Acilen önlem alınması gereken bir halet-i ruhiye  sadece. Hayatta kaybettiği ve kazandığı herşeye inat, dört elle hüzne sarılması ne tuhaf ! O zamanlar içinde kaybolmak boğulmak istediğim hüznüne şu an acıyor olmam ne tuhaf...

16 Mart 2010 Salı

Ben gitmedim buradayım.  Uzun yollardan sonra dönenlere hoşgeldin diyorum bu aralar. Bu küçücük şehirde kaç kişiye  hoşçakal dedim oysa ...  

9 Mart 2010 Salı

Kıymetli Cumartesi

İşte bu dediğim bir Cumartesi daha. Çook özel ve güzel olduğu için biricik ve bu yüzden bu cumartesinin c si büyük. Doya doya uyudum bugün. Kahvaltımı sallana sallana yaptım müzik dinledim, sonra üstümü başımı giyinip annemi de alıp spora gittik. Günün yaklaşık bir çeyreği geçti burada. Fitness, yüzme, fin hamamı, sauna, duş derken bir baktım kuş gibi hafiflemişim... Ama hala birşeyler eksik. Evet evet saçlarım. And içtim bugün onları kestireceğime. Koştur koştur kuaföre gittim. Kısaca anlattım ne istediğimi ve gözümü kapattım. Nasıl istiyorsan öyle yap dedim. Bugünün doğası güzel, saç da güzel olacak. Gözümü açtığımda sonuçtan memnundum.
Eve gelip gitarı arabanın arkadasına atıp Tuba'lara gittim. Gitarlar elimizde, ağzımızda liseden beri çalınan eski şarkılar, ya akorları untumuşuz azıcık ya soloları ya da sözleri ama bunun bile tadı başka. Birbirimizi tamamlaya tamamlaya sinema saatine kadar müzik dolu zamanlarımıza yolculuk yaptık.

Film, festival filmi. Cold Souls ya da Dondurulmuş Ruhlar. Özeti şöyle:

Ruhunuz size ağır mı geliyor? sorusunun cevabını arayan Paul Giamatti, buna bir çözüm yolu bulmuş gibidir.
Düşsel komedi tarzı işlenmiş Cold Souls’ta Paul Giamatti, Paul Giamatti adında bir aktörü canlandırıyor.
Paul, The New Yorker’da insanların ruhunu ayırıp, donduran ve saklayan bir yüksek-teknoloji şirketiyle ilgili bir makaleye rastlar. Uzun zamandır aradığı mutluluğun anahtarının bu olabileceğini düşünür fakat Ruh-Karaborsasının bir sonraki talihsiz kurbanı o olunca, sorunlar başlar…
Giamatti çalınan ruhunu, yeteneksiz ama hırslı pembe dizi aktrisinden geri alabilmeyi umarak ta Rusya’ya kadar gider.
Duygusallık ve duygusuzluk ile gerçeklik ve hayal arasında çok ince bir denge kuran Cold Souls, gerçek bir ruh araştırma komedisi.

Bana bugün için ne yaptın diye soranlara, bugün ruhuma kese attım diyeceğim :)  Bugün herkesten çok kendimi sevdim. Kendime şevkat gösterdim, kendimi besledim... Kurumuş bir nohut gibi değil bugün ruhum...

17 Şubat 2010 Çarşamba

Ve Jazzz . . .

Yıldız İbrahimova konseri bu. Bir kere o söz verildi, bilet alındı, üstelik projenin son günleri olmasına ve biletin yanması ihtimaline rağmen... Tuba bekliyor, ama kafam karışık, aslında mutlu değilim, gidip ağlasam mı? Konser? Ev? Konser?  Ama hayat zaten böyledir, hep sınar isteklerimizi. O yüzden, çalışmaktan, çalışmaya çalışmaktan ve düşünmemeye çalışmaktan yorgun beynimi, saçıp savurduğum benliğimi toparlayıp arabanın içine doldurdum ve gittim konsere. Seviyorum tam da bu akşam yapılan elektrik kesintisini. Önce Selen Gülün ve Ulrich Dreschler var. Ben salona girdiğim de " Pia " çalıyor... Dupduru bir ses. Tuba önceden gitmiş, ben de hemen arkasındaki boş koltuğa ilişiyorum. Sırtımı yaslayıp deriiin bir nefes alıyorum. Piano ve saksafonun sesi ile hali hazırda karışık zihnimde yolculuklara çıkıyor, dönüyorum. O özlediğim koku burnumda...Sahne kokusu... Operet sahnesine  ilk provaya gittiğimiz günü hatırlıyoruz Tuba'yla. Akustik, koltukların karanlığında ışıldayan sahne, şaşkınlıktan dolan gözlerim... Ama konsantre olmalıyım diyorum kendime. Yine müziğe tutunarak gerçeğe dönüyorum çünkü kafamdaki milyonlarca soruya karşılık sıradaki şarkının ismi  "Answers".

Artık müziğe, sahneye ve bu atmosferde seyirci olarak bulunma gerçeğine alışmışken ilk konser bitiyor. Artık Yıldız ibrahimova ve Antonie Herve'de sıra...Başlamadan önce birşeyler atıştırıyoruz. Toparlanmışım hazırlanmışım. Dağları tepeleri aşmış park yeri için savaşmışım...Geliyorlar. Antonie önce akor yapıyor zannediyorum. Elinde bir cd, pianonun içiyle uğraşıp duruyor derken...bunun aslında bir parça olduğunu farkediyoruz. Giriş yapılıp hoşgeldin ve teşekkür seramonisi bittiğinde, Yıldız İbrahimova annesinden anneannesinden kalan bir Rumeli şarkısına başlıyor.  " Dilerim Hüda'dan  al yanağın solmasın...Al yanağın solar ise gül cemalin solmasın..." Aldığı nefesin burnundan ciğerlerine doluşunu, diyaframdan yükselip ses tellerinden geçişini..hepsini hissedebiliyorum dinlerken. Yüzünde annelerden kalma bir şarkıyı söylemenin gurununu
okuyabiliyorum. O kadar naif ve aynı zamanda o kadar güçlü ki sözler... 500 yıl öncesinden gelen bir şarkı bu...Biz modern çağın güçlü insanları sevme kabiliyetimizi değilse bile sevgiye inancımızı nasıl da yitirdik diye düşünmeden edemiyorum. Burnumun ucunda bir sızı, Antonie ve Yıldız'dan sololarla gerçeğe dönüyorum. Konser bittiğinde içimdeki bulutlar dağılmış, sadece izlemeye gelebilmiş olmanın bile verdiği inanılmaz mutluluk ve gurur var.  Hayranlık, imrenme, çarpılma, dağılma, gevşeme hallerinin hepsini aynı anda  yaşıyorum. Oysa sadece 1 saat sürüyor konser. Avuçlarımız patlayıncaya kadar alkışlama karşılığında bir şarkı daha söylüyorlar o kadar. Arta kalan zamanımızı kahve ve sohbet keyfine ayırıyoruz Tuba'yla. Yeniden, kaldığımız yerden şarkı söylemeye karar veriyoruz.
Eve dönüş vakti artık... Tubayı evine bırakıp, yola devam ederken zihnimin baya baya dağıldığını, açıldığını görüyorum. Hatırlıyorum. Güneş hep var, sadece bazen bulutların arkasına saklanıyor. O halde tek yapmam gereken saklandığı yerden çıkıp yüzümü ısıtmasını beklemek.

11 Şubat 2010 Perşembe

~ İSİM ~

Uykusunun sıcağıyla buharlaşan terinin buğusuna uyandı. Yastığını başının altından çekip, kucaklayıp, yorganı bacaklarının arasına alıp sarıldı, kıvrıldı.Yorgana sinen kokusunu içine çekti,  kokusunu sevdi. Güneş yüzünü yalayıp geçerken, cenin şeklini almış bedeni artık ne bir kadın ne de bir genç kız ama çocuktu. Gözlerini kapatıp onu düşündü. Omuriliği boyunca kayan ürpertiyle yavaşça açıldı bedeni. Gerindi, O'nun bakışlarını giyinip kalktı yataktan. Aynanın karşısına geçti. Dudakları ve burnu uyumaktan şişmiş, kahkülleri dağılmış yüzüne baktı. Gerçek ismini hatırlamaya çalıştı. Dağınık saçları, büyük çekik gözleriyle, Oblo'nun verdiği isimle ve hep çocuk mu kalacaktı?

Zamanın kırıldığı andan beri Lui-Chin'di. Bir anlamı var mıydı isminin bilinmez ama ruhuna acı, aşk, ter, soğuk, karanlık ve rüzgarla nüfuz etmişti bir kere ki, değişmezdi. İçine saklandığı bir isim değildi ismi. Bu ismin içinde debelendi, yoğruldu, kavruldu . . . Sonunda hiç olamayan kadın vücudu ve bir türlü kabını bulamayan benliği barıştı, sevdi birbirini ve Lui-Chin eski bir deriden kurtulurcasına çıkarıp attı eski ismini.
Lui-Chin . . .
Aynaya bakıp tekrarladı. Karıncalar ayaklarından tırmanmaya başladı.
Lui-Chin. . .
Bir kaynaktan fişkırırcasına aktı sular karıncaların üstüne.
Lui-Chin. . .
Göğüslerinde iki tepecik peydah oldu.
Lui-Chin!
Rüzgarımsı bir esinti dolaştı vücudunun tekmil coğrafyasını.
Lui-Chin!
Soğuğu hissetti.
Lui-Chin!
Aynadan yansıyan gözleri iki sarmaldı şimdi.
Lui-Chin!
Kayboldu sarmalların içinde.
Lui-Chin!
Sırrı aynanın sırrına karıştı...
Lui-Chin... Seslendi Oblo. Lui-Chin!

Oblo'yu istiyordu. Koşmuş, durmuş, dömüş, kaçmış, çekilmiş, direnmiş, sonunda kendini onun yanında bulmuştu. "Sen bana geldin" demişti Oblo. Oysa dönmeliydin çünkü döndüğün yer evindir. O zaman gitmişti Lui-Chin. Geldiği söylenen yeri yakmaya. Bir kere daha bakmıştı aynaya. Korktuğu, sakladığı, unuttuğu herşeyi bulmuş, yüzleşmiş, yoketmişti. Yanan geçmişinin alevleriyle yıkanmıştı ruhu. Korkularından geriye siyah bir kül yığını kaldığında mutluydu. Arkasını döndüğünde Oblo'yu bulmuştu. İşte o gün tanışmıştı ismiyle. Evsiz demekti belki. Yersiz, yurtsuz, geçmişsiz. Gözlerini aynadan yatağa çevirdi.Lui-Chin. Oblo'nun bakışlarını soyundu üzerinden. Madem evsiz yersiz ve yurtsuzdu, madem isminin anlamını kendi bulmuştu, dönmeyecekti.

20 Ocak 2010 Çarşamba

Yorgun bir sabaha karsi daha...

- Saat 02:23. Saatlerdir durmadan çalışmanın sonunda kendime bir mükafat veriyorum. Bu yarım saat daha uykusuzluk sadece kendim için. Milyonlarca parçaya dağılmaya hazır konsantrasyonumu durmadan dinlenmeden her firsatta dinlediğim ve kendimi sadece sözlerinin büyüsüne kaptırdıgım tek bir şarkıya borçluyum. "Satellite". Yine neden nasıl sardığımı bilemediğim bir şarkı olmakla beraber kendisi, klibi var mıdır, nedir nasıl birşeydir, bilmem. Ama şarkıyı her dinlediğimde  zihnimde uyanan ve şarkıyı tekrar tekrar dinlememi sağlayan senaryo şu:

Şarkı fonda dönerken, bir adam koşuyor sokakta. Durmadan dinlenmeden... Şarkının ritminin girmesiyle zaten yağan kar hızlanıyor, sokak lambalarının altında herşey parlak, kar taneleri lapa lapa dökülüyor gecenin ışığını kırıp. Adam nereye gittiğini bilmiyor gibi ilk bakışta ama aradığı bir ses, gittiği bir rota var. Telaşlı, umutsuz değil, aksine mutlu bir telaş, bir heyecan var yüzünde... Kadının hayali  sokaklar boyunca tekrar tekrar beliriyor, adam kadının hayalinin ve sesinin icinden koştuğu yol boyunca tekrar tekrar geçiyor. Şarkının sonuna doğru gücü kırılılıp nefesi kesildiğinde, çöküp yere uzandığında mutlu bir ifade var yüzünde. Aradığı şeyi koştuğu sokaklar boyunca koşarken bulmuş gibi nefes nefese ama huzurlu. Şarkının son sozlerini duyduğunda, gözlerini kapatıp kafasını arkasındaki duvara dayamiş ve karın üstünü örtmesine izin veriyor. Kadının silueti yanı başında, şarkı bitiyor. "Your singing Satellite..."

Dinlemek isteyenlere:

OceanLab - Satellite- http://fizy.com/s/105iw7

My love is like footsteps in the snow, baby,


I follow you everywhere you go, baby.

The pain as light has come to wake you

But you will never realize

That I inspire the dreams that guide you baby.


You're a half a world away

But in my mind I whisper every single word you say.

And before you sleep at night

You pray to me, your lucky star, your singing satellite.


I follow the winds that bring the cold, baby,

I light a fire in your soul, baby.

The lightest touch of feathers falling

My love may be invisible

But I inspire the dreams that guide you, baby


You're a half a world away

But in my mind I whisper every single word you say.

And before you sleep at night

You pray to me, your lucky star, your singing satellite.

Bana iyi sabahlar...

5 Ocak 2010 Salı

Elimde kaybolduğun bütün dehlizlerin haritası 
ve senin sırtını yasladığın duvarın öteki yüzündeyim ben.
Elimi alnına koysam dinecek korkulu rüyaların.
Korkmayacaksın koşarken tökezleyip düşmekten.

4 Ocak 2010 Pazartesi

~~ POETİKA~~

Yeni bir şehrin sokaklarını adımlamak gibi bu sefer. Labirent gibi yolları ama hiç çıkmaz sokak yok. Bol kavşaklı bir şehir. . . Yepyeni dönemeçler ve süprizler "Seç seç seç!" diye haykırıyor. Seni sevmenin bin türlü yolu varmış öğreniyorum. Tiz bir keman sesi narin çizikler bırakıyor ellerime, çoğalıyor yükseliyor. . .
Kağıdı kalemi elime alıyorum, sana bu mektubu keman çalarmışçasına yazıyorum.

Bir yerlerden duyduğum bir kelime aklımda. Poetika. Anlamı ne? Bilmiyorum. Sonundaki "tika" bana neşeli bir kelimeymiş izlenimi veriyor ama sanki üzmüşler onu da, biraz hüzünlü şimdi. Küçük sevimli bir çocuğun duyduğu saat sesi gibi "tak tika tak tika tak tika" Poetika!
Şiirsel birşey olmalı evet! Şiirtle alakalı! Şöyle kısacık bir şiir mesela ama dört vakitlik yolculukları sığdırabilen dört satıra  hatta dört aşkı da anlatabilmeli ve hatta bir anne ve üç çocuğunu da...Poetika...

Bir poetikalık aşkımız olsa senle. Duyanlar alkışlasalar mesela "Nasıl güzel bir poetika bu! Sizin poetikanız mı bu?" Evet desek bizde. Bu uydurduğumuz beyaz bir poetika hem de ne kadar renkli değil mi? Yanar döner bir lunapark misali! -Ve sonra hüzünlensek azcık. Poetikamızın sonundaki tika çınlasa tak tika tak tika tak tika . . . Hani biliyoruz ya kış gelecek ve gidecek lunapark şehirden ya da biz kumpanyamızı alıp gideceğiz bu sıcak memleketten...

Bir poetikalık aşk yaşasak olur mu? Her gittiğimiz şehre bizden bir poetika bıraksak olur mu? Sen bana keman çalarmışçasına yazsan olur mu?

2 Ocak 2010 Cumartesi


Üç ülkeye sınır bu topraklarda, üç dilin üç müziğin harmanında, tangır tungur bir teneke jipin içinde, bir dolu gürültücü kadın ve çocukla beraber tırmanıyorduk yaylalara... Dillerini yarım yamalak anladığım, kültürleri benden tamamen farklı bir dolu insanın uzaktan da olsa akrabalarım olması tuhaftı. Benim tekilleştirdiğim yaşamıma tezat, hayatı koloniler halinde yaşamaya alışmış bu insanlarla kendimi ister istemez bir kabilenin içinde hissediyordum...
Jip durdu. Kapıyı açıp önümde uzanan kırmızı yeşil tarlalara attım kendimi. Dağ rüzgarı başörtümü sıyırıp aldı başımdan. Saçlarım saçılıp savruldu...Ben telaşla kapamaya çalışırken kafamı, kadınlardan biri gülümsedi. "Açılsın ziyanı yok"...

Şimdi bu şehre takılı kalmış bedenimin içinde sıkışan ruhum, kırmızı yeşil yaylaları özlüyor. Yükseklikleri... açıklıkları... netlikleri. Çobanın bildiğinin benim öğrendiğim herşeyden daha değerli olduğu dağları... Başımdaki, içimdeki, üstümdeki örtüyü sıyıran, içime esip beni saflaştıran arındıran dağ rüzgarını... Ne başka bir şehir ne başka bir ülke çekiyor canım. Sadece ve sadece üç sınır arasında yükselip, önümde uzanan kırmızı gelincik tarlalarını...

İzleyiciler