Çekmece'nin Cini der ki...
- Başak,
- Çekmeceyi üstüme kilitleyip gitti bir gün. Aniden. Kendisi de beni hapsedeceğini ve lanetimin onu takip edeceğini bilmiyordu. O beni çekmeceye, ben de onu geçmişine hapsettim. Zaman, geçmişden geleceğe doğru akıp, bir yandan zenginleştirip diğer yandan sadeleştirirken O da çekmecesini temizleyip düzenlemeliydi.Unutmasının ve/veya ihmalinin acısını çekti, çektiği acı onu büyütmedi. Nihayetinde farketti ki herşeyin sebebi benim. Ben Çekmece Cini' yim. Bana geri geldi..
18 Aralık 2009 Cuma
4 YoL 2 ArA 1 DeRe 1 BeN
Senin sesini bastırsın diye bütün bu gürültü. Bütün bu koşuşturmaca, kendine yükleniş, ruh parçalama, iç kanatma ayinleri... Neden bu melankoli diye sormamalısın... Plazma halindeyim. Ne katı ne sıvı ne gaz... Herzamanki gibi kararsızım... Bu aradakalmışlık uçarılığımdan degil...belki kırılganlıgımdan. Anlatmaya gücüm yok kendi gürültümde boğulurken. _Ve yine ve yine senin sesini bastırsın diye bütün bu gürültü. Bütün bu koşuşturmaca, kendine yükleniş, ruh parçalama, iç kanatma ayinleri...Sen bile korktun degil mi?
9 Aralık 2009 Çarşamba
bugün
Bugün yazdım yazdım sildim. Çizdim çizdim sildim. Düşündüm düşündüm sildim. İçimde doru bir at koşturuyor.
30 Kasım 2009 Pazartesi
günün özeti...
Düşünürken, özlerken, yazarken farkedemediklerimi seni anlatırken farkettim. Farketmek cok dogru degıl aslında ama idrak ettim, hissettim. Nasıl da güzel güneşli sıcak bir yerin olduğunu ve o yeri cömert ellerin ve sabırlı kalbinle kurduğunu... Özledim. O zaman seni anlatır bu dörtlük :
Seni düşünmek güzel şey.
Seni düşünmek ümitli şey.
Dünyanın en güzel sesinden,
En güzel şarkıyı dinlemek gibi birşey.
not: dinleyene de tesekkurler :)
Seni düşünmek güzel şey.
Seni düşünmek ümitli şey.
Dünyanın en güzel sesinden,
En güzel şarkıyı dinlemek gibi birşey.
not: dinleyene de tesekkurler :)
24 Kasım 2009 Salı
Fotomodel Oldum Ben!
Hep merak ederdim nasıl olurmuş diye ya denk geldi oldum :) Çok da birşey yapmadım aslında. Bünyemde barındırdığım milyonlarca pozum yok zaten.Tek yaptığım kafamı hafif öne eğip dişlerimi göstermekti. Arkamda göl olmasa . . . hava soğuk olmasa, o pozlardan birini, bulduğumuz muhteşem şemsiyelerden biriyle vermeyeceğimi bilsem belki poz bile veremezdim. Fotomodel olmak sadece söylenenleri yapmak ya da öylece durup fotoğrafı çekenin senin güzel pozlarını yakalamasını beklemek değilmiş. Fotoğrafı çekenin bakış açısını, kafasındaki resmi yakalamaya çalışmak onu kendi kafanda oluşturmak ve senin hissettiğin ama aynı zamanda da onun istediği pozu vermeye çalışmakmış ve bu iş baya baya zormuş!
Poz vermiş olmasam, bu fotoğraf çekme işi bana hayatın anlarını tutup yakalamaya çalışmak gibi gelirdi öyle değil. Biz uygun sahneyi ve uygun aksesuarları bulduk ve oraya kendimize ait bir sahne kurduk, şahit olma durumunu belgelemek değildi. Akışı durdurup, genişletip, açılan yerde oyun oynamaktı ve bu yüzden çok zevkliydi.
19 Kasım 2009 Perşembe
10 Kasım 2009 Salı
Parçalanma
İnsan yüzleşmeli elbet kendiyle. Kendini bilmeli, tanımalı, anlamalı, sevmeli ya da nefret etmeli ... O eski yaralar? Ara ara hatırlananlar, biraz hüzünlenip hatta gözyaşı dökülüp göğüste hafif bir ağrı bırakanlar değil. En eskiler. Bir anlığına aklına gelse, yok o gerçek değildi denenler. İçten içe hatırlanınca bile hatırlamanın bedelinin ödenmeyeceğini hissettirenler...Onları da mı kaşıyıp kanatayım? Ya sonra... Uçurumundan aşağıya düşeyim, parçalanayım, tamam... Ölmem elbet. Hatta yenilenir, yepyeni biri olurum. Kendini tanımış, bütün yaraların kabuklarını kanatmış, izi kalanların üzerinden geçip yeniden açmış...Yazının Cini'ne göre artık yazmaya hazır ...
öyle işte
Yorgunum. Kalabalıktan, karmaşadan... Açık denizlerde yol almak isteyen bendim kabul ama bir limandan da mahrum olmamalı insan. Gerçi kendi suyunda çalkalanan birinin ne derece hakkı olabilir dalgalardan şikayet etmeye? Bu benim boğazıma düğümlenenlerin yorgunluğu. Yazamadığım tüm hikâye ve şarkılar, karalayamadığım bütün çizimler, uzanamadığım tüm çimenler yüzünden yorgunum. Sulara gömülmemek için çırpınıyorum. Beni bekleyen o yer, varmam gereken kıyı neredeyse, heyecanla bekliyorum. Belki de bu yorgunluk sabırsızlıktandır kimbilir...
Virüs
Saklanır durur kıyıda köşede. Varlığını bilmediğim birşeyden korkmam ki? Belli etmez kendini. Sonra birgün canım yanar, gözüm dolar, çok değil, bir damla yaş süzülüp damlar. İşte o zaman, o bir damla gözyaşında açılır, büyür,çoğalır. Dinlenmelisin dediler. Zaman herşey gibi bununda ilacı yani. Canım acıyacak ama vücudumda dolaşmasına engel olamayacağım. Merak etmeme gerek yokmuş eğer tetiklenecek hastalıklarım yoksa. Sakladığım örttüğüm tüm kabusların üstünü de açabilir ansızın yani. Kendi olmasa da ihtimali tehlikeli. Yaptıklarından değil yapabileceklerinden korkmalıyım yani...
21 Eylül 2009 Pazartesi
~Yüksek Sadakat~
Benim aslında zıp zıplayıp " kolay mı sanıyorsun?" diye sormaya ve soruyu cevapsız bırakmaya ihtiyacım varmış. Ayrıca yaş ortalamasının 40 olduğu sular senin için güvenli olabilir bebeğim ama (Lambanın Cini aşkına!) ikimizde biliyoruz kii benim orada aklım zamanın nehrinin akıntılı kısmında yüzdü :D Bir de şunu itiraf etmek istiyorum, evet o sahnede olmayı istedim deli gibi. O sahnede olmayı istiyorum hala. Offff içimdeki taşlar yerinden oynadı ama hadi bakalım! Bu arada ben aslında o şarkılardaki ağlak kız değilim yalnızca muğlağım o kadar. Hıçkırmaya başladığıma göre biri beni çağırıyor :P
P.S: Ben de.
P.S: Ben de.
18 Eylül 2009 Cuma
31 Ağustos 2009 Pazartesi
buradan oraya göndermeler
Yoksun...Sadece sen değil kimse yok. Yine de ben her ne kadar kendimi ordan oraya savursam da...kimsenin ama kimsenin kollarina sığınamıyorum...Sana şikayet etme hakkım yok ilk defa. Herşeye rağmen güçlü olmak, sen gelene kadar tek parça kalmak zorunda hissediyorum kendimi. Yoksa.. yoksa da birşey yok.
Kırgın olduğum çok insan var... Sen yokken beni yok edenler mesela... Arayıp "çok özlemişsindir sen onu" demeyenler... Seni benden ayrı sevenler... Oysa ben kimseye reklam yapmak zorunda değildim ki dünyanın en büyük aşkı benim , en çok seven benim sevgilim diye... Hem kimin aşkı kimden büyük ve hangi bakımdan vesaire! Ayrıca söylenen her söz yalanlanmaya mahkumdur.
Gel-gitlerim var kimse anlamaz, sen sadece sezersin ama ben sana gelip sonra da nereye gideceğimi bilemem. Ölüyorum aşkından diye haykıramam ama bu şehirde sensiz ve nefessiz kalırım. Anlatabildim mi? Özledim...Günümüm içine yayılmanı...
Kırgın olduğum çok insan var... Sen yokken beni yok edenler mesela... Arayıp "çok özlemişsindir sen onu" demeyenler... Seni benden ayrı sevenler... Oysa ben kimseye reklam yapmak zorunda değildim ki dünyanın en büyük aşkı benim , en çok seven benim sevgilim diye... Hem kimin aşkı kimden büyük ve hangi bakımdan vesaire! Ayrıca söylenen her söz yalanlanmaya mahkumdur.
Gel-gitlerim var kimse anlamaz, sen sadece sezersin ama ben sana gelip sonra da nereye gideceğimi bilemem. Ölüyorum aşkından diye haykıramam ama bu şehirde sensiz ve nefessiz kalırım. Anlatabildim mi? Özledim...Günümüm içine yayılmanı...
22 Ağustos 2009 Cumartesi
Bir hikayem var.Sen oku istiyorum. Yüksek sesle söyle ve duyur onu. Kimin dinlediği önemli değil. Ama kenardaki o kızı sen anlat istiyorum. Sesinde canlansın ve ben içinde gezineyim ağzının çevresinde oluşan büyülü buharda. Zor değil belki bu. Uzak, ulaşılmaz da değilsin. Ama korkuyorum. Ya sadece sesinse bana bunu yapan ve sen kendi sesinden başka ses duymuyor, kendi hikayenden başka bir hikaye okumuyorsan...
16 Ağustos 2009 Pazar
Eskitme Aşk
Şekillendirebilir misin yaşlı adam?
Olmayan bir anlam çıkar mı tenimden?
Dişlerinden ölümcül yaralar gelmez mi dünyanın,
Kolaycılığımla acımasızlaşmaz mısın?
Kaçar mısın?
Yalınayak yürürüm gecende
Beni duymazsan, ölü güvercinler bırakırım ellerine
Gözlerim kaybolur senin sevmeyi unuttuğun yerde
Ezberini boz yaşlı adam! İçine akar coşkun nehrim
Kıyısında bekleme susuz.
Kaç şehre sığarsa kaçaklığın,
O kadar kaç kendinden
Bana sığın.
4 Ağustos 2009 Salı
3 Ağustos 2009 Pazartesi
Şirkette ilk gün....
E şimdi blog tutup da bugünü rapor etmesem olur muydu? Olurdu aslında ama biraz tuhaf olurdu. Dolayısıyla yazacağım ;) Şirkette kim var kim yoksa tanıştık. Kaç kişi ismimi ögrendi bilemem ve ben de bir noktadan sonra kısa süreli belleğimi doldurmuştum zaten...
Bir bilgisayar ve bir masam olduğunda çözülecek gibi görünüyordu herşey. Sanki beni saran o çömezlik duygusundan kurtulacaktım. Masama ve sandalyeme sarınacak,arınacaktım. Lakiiinn bir masam ve sandalyem olduğunda ve "kübik" imdeki herrkesler çalışırken ben bilgisayarın başında bomboş kalınca çömezlik duygusu devleştiii ve ben karşısında minnacık kalakaldım. Beni gelip kurtaran Serkan Bey oldu. Sanki antenlerim titreşmiş gibi gelip ürünleri incelememi ve kendimi sahipsiz gibi hissetmememi özetledi ve gitti. Bende o bir iki cümlenin elinden tutup savaş açtım toyluk duygusuna...
Günün sonunda şirketin genel profilini özetlememi isteseler şu sahneyi anlatırdım;
Aynı zamanda fotomodel olan nükleer enerjiye sahip insan kaynakları uzmanı, deklanşöre tek bir hareketi kaçırmamak için arka arkaya basan ve hatta bu uğurda yerlere yatan görselci-fotoğrafçıya poz verirken, şirketin genel müdürü içeri fiyuvv diye dalar, manzaraya bir göz atar ve gülerek merdivenlerden aşağı ineerr!
Günün sonunda düşündüklerim; çalışma masamı nassıl organize edeceğim hangi resmi nereye asacağım, o masanın neresine bir minik kütüphane yapacağım ve bu şirkette rejim yapmayı nasıl başaracağım...
Şimdi mi? Bu saatte dokunsalar ağlarım. Niye mi? Bilmiyorum.Biliyorum da...Söylemek istemiyorum. Bir macera başlıyor, dizlerim haffiften titriyor.Bu kadar.
Bir bilgisayar ve bir masam olduğunda çözülecek gibi görünüyordu herşey. Sanki beni saran o çömezlik duygusundan kurtulacaktım. Masama ve sandalyeme sarınacak,arınacaktım. Lakiiinn bir masam ve sandalyem olduğunda ve "kübik" imdeki herrkesler çalışırken ben bilgisayarın başında bomboş kalınca çömezlik duygusu devleştiii ve ben karşısında minnacık kalakaldım. Beni gelip kurtaran Serkan Bey oldu. Sanki antenlerim titreşmiş gibi gelip ürünleri incelememi ve kendimi sahipsiz gibi hissetmememi özetledi ve gitti. Bende o bir iki cümlenin elinden tutup savaş açtım toyluk duygusuna...
Günün sonunda şirketin genel profilini özetlememi isteseler şu sahneyi anlatırdım;
Aynı zamanda fotomodel olan nükleer enerjiye sahip insan kaynakları uzmanı, deklanşöre tek bir hareketi kaçırmamak için arka arkaya basan ve hatta bu uğurda yerlere yatan görselci-fotoğrafçıya poz verirken, şirketin genel müdürü içeri fiyuvv diye dalar, manzaraya bir göz atar ve gülerek merdivenlerden aşağı ineerr!
Günün sonunda düşündüklerim; çalışma masamı nassıl organize edeceğim hangi resmi nereye asacağım, o masanın neresine bir minik kütüphane yapacağım ve bu şirkette rejim yapmayı nasıl başaracağım...
Şimdi mi? Bu saatte dokunsalar ağlarım. Niye mi? Bilmiyorum.Biliyorum da...Söylemek istemiyorum. Bir macera başlıyor, dizlerim haffiften titriyor.Bu kadar.
13 Temmuz 2009 Pazartesi
Eve Dönüş Yazısı
Kısa bir tatilden sonra evdeyim. Temmuz ayında gürül gürül simsekli yağmurlu bir gece karşıladı beni. Kaçtın bir kere gelme çok sıcak diyenlere inat geldim ya...belki o yüzden sulu serin :)
Evim... Bazen sevmek, sevdiğimi hatırlamak için illa ki uzak olmam gereken evim. Tüm sevdiklerim gibi. Sevmek için gitmek gerekiyor bazen. Aynı mesafeden bakınca körleşiyor insan sanki. Gitmek başka yerler yaşamak, özlemek, orada seni beklediğini bilmek ve koşarak dönüp sarılmak gerekiyor böyle.
Ben de öyle yaptım. Nasıl bir iki eşyayı bavula sıkıştırıp kaçarcasına otobüse attıysam ve giderken oh be nihayet kurtuluyorum burdan dediysem, gelince de bavulları aceleyle çıkarıp, koşup pencereleri açtım, kendimi koltuğa atıp bir oh çektim. Evim...dedim. Sevmek için ara ara terketmek ve beni beklediğini bilmek istediğim evim. Hoşgeldim.
Evim... Bazen sevmek, sevdiğimi hatırlamak için illa ki uzak olmam gereken evim. Tüm sevdiklerim gibi. Sevmek için gitmek gerekiyor bazen. Aynı mesafeden bakınca körleşiyor insan sanki. Gitmek başka yerler yaşamak, özlemek, orada seni beklediğini bilmek ve koşarak dönüp sarılmak gerekiyor böyle.
Ben de öyle yaptım. Nasıl bir iki eşyayı bavula sıkıştırıp kaçarcasına otobüse attıysam ve giderken oh be nihayet kurtuluyorum burdan dediysem, gelince de bavulları aceleyle çıkarıp, koşup pencereleri açtım, kendimi koltuğa atıp bir oh çektim. Evim...dedim. Sevmek için ara ara terketmek ve beni beklediğini bilmek istediğim evim. Hoşgeldim.
9 Temmuz 2009 Perşembe
Tatil Yazısı
Site burası. Blok blok iki katlı evlerin olduğu,herkesin ya bir ilçeli yada başka bir şehirli olduğu,herkesin herkesden mümkün mertebe sorumlu olduğu bir yer...İçimi daraltan bu birbirinden sorumlu olma hali dışında memnunum halimden. Sıcak herkesi herşeyi eritmiş.Herkes biraz eriyik kıvamda. Çocuklar bile...
Acaip birşey hissediyorum burda. Etrafımı saran hırs çabalama kovalama gibi uğraşlardan arınıp basit bir ailevi dünyaya dönüş yaşıyorum. Bir daha yapamayabilirim...O zaman şimdi yapmalıyım diyerek feragat ediyorum ilk özgür tatilimden ve ailemin kadınlarının ve onların kadın arkadaşlarının muhabbetlerine , kuzenimin ve onun yaşıtlarının bana zaman olarak daha yakın ama nedense çok daha yabancı telaşlarına bırakıyorum kendimi. Aynen denizin üstünde sallanıp duruyor gibi...
Eskiden denize koşardım.Şimdi de koşuyorum ama herkesi herşeyi izliyor gibiyim daha çok.
Yazıp yazıp altına NewYork,Chicago,Washington D.C hatta Ames yazsam daha mı havalı olurdu? Bilemem. Antalya'dan bildiriyorum. Herkesin ya bir yada öbür ilçeden olduğu ,herkesin herkesden mümkün mertebe sorumlu olduğu bir yazlık siteden.
Antalya-Serik
Acaip birşey hissediyorum burda. Etrafımı saran hırs çabalama kovalama gibi uğraşlardan arınıp basit bir ailevi dünyaya dönüş yaşıyorum. Bir daha yapamayabilirim...O zaman şimdi yapmalıyım diyerek feragat ediyorum ilk özgür tatilimden ve ailemin kadınlarının ve onların kadın arkadaşlarının muhabbetlerine , kuzenimin ve onun yaşıtlarının bana zaman olarak daha yakın ama nedense çok daha yabancı telaşlarına bırakıyorum kendimi. Aynen denizin üstünde sallanıp duruyor gibi...
Eskiden denize koşardım.Şimdi de koşuyorum ama herkesi herşeyi izliyor gibiyim daha çok.
Yazıp yazıp altına NewYork,Chicago,Washington D.C hatta Ames yazsam daha mı havalı olurdu? Bilemem. Antalya'dan bildiriyorum. Herkesin ya bir yada öbür ilçeden olduğu ,herkesin herkesden mümkün mertebe sorumlu olduğu bir yazlık siteden.
Antalya-Serik
29 Haziran 2009 Pazartesi
Onun yanına gitmek istedim bugün...Tezgahın arkasından kitapları karıştıranlara bakıp eğlenmek,birbirine artistlik taslamaya çalışanlara gülmek istedim...Yine konuşsun, kanatsın yaralarımı, geçen iki sene boyunca sıradan insanların üstüme bulaşan hırslarından arındırsın bir parça, kanatsın ruhumu eksiklerimi yüzüme vursun istedim...Kaybolduğumu söylese bana...Kalabalığın içinde kaybolduğumu...Köprüden düşüp öldüğümü söylese yine... Ağlasam ağlayabilsem iyi olacak. Ama öfkesiz sessiz. Etrafıma baktıkça soruyorum kendime
" Kaç fırın ekmek yemek lazım bu küçük hesapları öğrenmek için?" Bugün O na gitmek istedim, duymak istedim hala şansım olduğunu... Sıyrıl, uyan ,kendine gel desin. Bana onlardan olmam gerekmediğini hatırlatmalı...Benim onlardan olamayacağımı hatırlatmalı.
Ben gecikmeden gitmeliyim Ona. Acil durum alarmı vermeliyim. Evet! Gidip diyeceğim ki, baktın ki ben sıyrılamıyorum, gel sağlam bi tokat çak yüzüme! Bağır çağır hatta! Ta ki içimde ufacık kalan o kızı benden kurtarana kadar...
" Kaç fırın ekmek yemek lazım bu küçük hesapları öğrenmek için?" Bugün O na gitmek istedim, duymak istedim hala şansım olduğunu... Sıyrıl, uyan ,kendine gel desin. Bana onlardan olmam gerekmediğini hatırlatmalı...Benim onlardan olamayacağımı hatırlatmalı.
Ben gecikmeden gitmeliyim Ona. Acil durum alarmı vermeliyim. Evet! Gidip diyeceğim ki, baktın ki ben sıyrılamıyorum, gel sağlam bi tokat çak yüzüme! Bağır çağır hatta! Ta ki içimde ufacık kalan o kızı benden kurtarana kadar...
Çok tehlikelıyım bu ara. Pembe gözlüklerimi çıkarmışım meğerse...Hiç bir yalanı yutmuyor, hiç bir hatayı atlamıyorum...Saklanan gizlenen ne kadar sır varsa, kendini açığa vuruyor. Şaşırdığım duyduklarım ,gördüklerim değil... Hayattan ne istediğimi sorguluyorum. Şimdi tam zamanı. Nasıl ki bu çekmece açıldı,içindekiler saçıldı, dışardakiler de ayıklanıp temizlenecek, gitmesi gidenler gidip saklanması gerekenler çekmeceye girecek... Genlere işlenmiş ikiyüzlülüklerden şikayet etmeyeceğim. Hatta hiçbirşeyden şikayet etmeyeceğim. Çözüm getirmeyen davranışlarla yormayacağım bünyemi. Çabuk kesin kararlar vereceğim ve arkada kalanlara bakmayacağım!
not; bakalım bunu ne kadar başaracağım!
Yeniden
Şöyle bir durup bakıyorum geriye, yağmurda yürüdüğümüz lila rengi akşamüstleri eski bir şarkı gönderiyorlar kulağıma. Hiç aşık olmadım derken, içimden bir ses, birini unuttun, diyor. Ben değil o beni unuttu, diyorum. Küçük bir çocuktu, oyunlarımız vardı. Şimdi büyüdü ve büyük oyunları oynuyor artık ve hep çocuk kalmamı istediği halde beni sevgisiz bırakıyor… Unutmaman lazım ama, diyor ses. Ben küçük bir kızım unuturum, diyorum. Susuyor.
Gözlerimi kapatıp, parmak uçlarımda yeni bir aşkı hissettiğimde, büyümüş çocuğum beni geri istiyor. Ama ben de büyüyorum artık. Büyük aşklar yaşıyorum hem de büyük oyunları oynamadan. Tam da parmak uçlarımda. Çok geç . . .
28 Haziran 2009 Pazar
Lise Sıralarından Nişan Törenlerine...
Gökçe'nin nişanındaydım bugün...Flasback lerle dolu bir gece... Lise....Koskoca bahçesi, test kitapları...Önümüzdeki çoktan seçmeli binlerce sorulara ek, kafamızdaki onbinlerce açık uçlu sorularla dolu yıllar... Özleyeceğimi biliyordum, özlüyorum... Bugün aslında büyürken bir taraflarımızım hiç değişmediğini farkettim. Canım, Gökçe'ciğim...Oynarken, kıkırdarken, "Beni yalnız bırakmayın, çıkın sahneye!" derken hep lisede ki Gökçe'ydi . Sonra Feray'ı da gördüm. Üniversite arkadaşım...Lise defterlerini kapatıp büyüdüğümüzü düşünürken bile büyümemişiz meğerse...Farketmeden,sadece yanyana duruken bile meğer ne çok şey paylaşmışız...Zamanın geride bıraktıkları ve/veya bıraktırdıklarının yanında süprizli arkadaşlıklar hediye etmiş bize. Tüketmeden bir köşede özenle sakladığımız...
Mutlu olsun dedim. Çok mutlu olsun, mutlu yaşasınn sevsin sevilsin...
Mutlu olsun dedim. Çok mutlu olsun, mutlu yaşasınn sevsin sevilsin...
24 Haziran 2009 Çarşamba
.....AN.....
Parmaklarını oynattı hafifçe. Vücudunun karıncalandığını, midesinin sızladığını hissetti, sevindi. Sesi duydu. Saçlarını okşadı ses, ensesinde dolaştı, kalbini titretti. Gözleri aralandı, yine kalabalık... hep aynı kıvamında, akışkan... köprünün altından... Yüzüne vuran, acıtan taneler yağmur mu yoksa kar mı bilemedi...Soğuktu ama kesmiyordu ayaz şimdi ne şehri, ne bedenini. Bir mabede girmiş gibiydi sanki. Sanki kovulmuş bedeninin içinden ruhunu sarıp sarmalamıştı Tanrı yeniden... Aşk kalpte bir ağrı değildi hatırladı ...aşk mide de sızıydı ve zar zor aralanan kirpiklerinin arasından gözkapaklarını zorlayıp içeri sızmaya çalışıyordu şimdi sesi. Ağlamayı istedi o an. Gozlerinin önüne çekilen perde kalkacak, kalbinin etrafıni sarip unutmasını sağlayıp hissetmesini engelleyen kabuk çatlayacaktı. An o andı. Sesle uyanmış, titremiş, üşümüştü yeniden. Ellerini uzattı ama kime, neye bilemeden sadece sesin geldiğini düşündüğü yöne... Ete kemiğe bürünseydi ya bu ses, yanına uzansaydı ya boylu boyunca, dokunabilseydi ya...Acıdı gözkapakları, sancıdı ama dökülemedi gözünden yaşlar. Çareyi kirpiklerini birbirlerine kenetleyip midesideki sızıya yoğunlaşmakta buldu. Korka korka bir nefes çekti içine, ama kesik kesik, ama ciğerlerini dolduramadan da olsa izin verdi taptaze havaya. Çoğalıp ses, yoğunlaşıp kapladı hiçliğini, sarıp sarmalayıp, avucunda sıkıp kalbini, tam da, tam da o an hiç bitmeyecek hiç bırakmayacak gibiyken ruhunu ve tam da ümit ederken çatlamaya başlayacağından o kabuğun...Sus-tu.
23 Haziran 2009 Salı
Beklemek
Derin derin nefes alıp ufffff diyorum. Bunu yapma sıklığım geçen her saat artıyor. Bütün batıl inançlarım saldırıya geçti. Günlük falımda, bugün pembe gözlüklerle bakacağım yazıyor hayata. Yalan! Külliyen uydurma! Gece bekleyerek, uykuya bile teslim olamayarak geçti. Günün sorusu bir insan kaynakları uzmanından geldi." Burası olmazsa ne yapmayı düşünüyorsunuz?" Cevabım gayet net ve bir o kadar değil. "Bilmiyorum aslında..." Bilmiyorum çünkü odaklandım. Olmayacağını hiç ama hiç düşünmedim ki... Olsun. N'olur olsun diye dua edeceğim ama... Dilek dilemenin ötesinde, herhangi bir şeyi ısrarla istemekten hep korkmuşumdur. İnançlı olmaktan mı , sonuçlarına katlanmaktan korktugumdan mı ileri geliyor bu, bilmem. "Ama n'oooluurrr olsuuun!" diyeceğim geliyor, o yumru taş gibi mideme oturuyor veee ben deriiin bir nefes alıp "uffffffff" diyorum
Şiir
Uzanıp geniş gülümsemene
Nefesinin sıcağına sarınıp
Gözlerini örttüm
Geçmişin üzerine
Kelimelerim yaraları sarmıyor artık
Ne affediyor, ne intikam alıyor
Kelimelerim yemyeşil çayırlara koşuyor
Özgür ve arınmış yüklerinden
Ayrılık bile sevdaya dâhil olacak bu sefer
Ayrılık bile, sevdaya dair olacak
Yazılırsa bir hikaye, bu sana dair olacak
Nefesinin sıcağına sarınıp
Gözlerini örttüm
Geçmişin üzerine
Kelimelerim yaraları sarmıyor artık
Ne affediyor, ne intikam alıyor
Kelimelerim yemyeşil çayırlara koşuyor
Özgür ve arınmış yüklerinden
Ayrılık bile sevdaya dâhil olacak bu sefer
Ayrılık bile, sevdaya dair olacak
Yazılırsa bir hikaye, bu sana dair olacak
...Deneme....
Belki bu sancılı geceyi bilinçaltında hazırlamıştı. Ona tutunuşunun, teslim oluşunun, ya da onu keşfedişinin kendince geçerli bir nedeni olmalıydı. Belki de yapmak istediği asıl şey buydu da, tüm fırtınaları, kendisini istediği limana vurmaları için gizliden gizliye yönlendirmişti.
Herkesin kuralları varsa, benimde kaybolmuşluğum var, dedi içinden. Soyunurken. Soyulurken. . . Gene sorumluluğu atıyordu üzerinden. Soyunmazdı o, soyulurdu. Sevişmezdi, sevilirdi. Kaçarken bile savunuyordu kendini. Oysa hiçbir şey bu kadar karmaşık değildi. Karanlık bakışlı adam öyle bir dokunmuştu ki vücuduna, içinde saklanan biri olduğunun farkına varmıştı kadın, ve adam öyle kışkırtıcı konuşmuştu ki, peşinden gidivermişti. . . Hayır! O gitmemişti! Adam, sürüklemişti onu.
. . . Belki de, o sancılı geceyi, ben hazırlamıştım. Ona tutunuşumun, teslim oluşumun ya da Onu keşfedişimin geçerli bir sebebi olmalıydı. Kim bilir, belki de bütün fırtınaları beni o limana vurması için yönlendirdim. Kendimden bile gizli. Öpüştük, karşı koyamadım. Öyle yakındı ki bana. . . ve nefesinde bir şeyler, içimde yaşayan başka birini işaret ediyordu. Dokundu, anladım. Dokundu, cesaret etim. Dokundu, keşfettim. Hayır hayır! Ben soyunmadım. Çıkardığı her giysiyle o beni keşfediyordu kendince ama ben de keşfediyordum kendimi. İçimdeki, bilinmesi gereken her şeyi biliyordu sanki. İçimde bir fahişe mi yaşıyordu yoksa? Hayır! Bir balık yüzmeyi nasıl biliyorsa, ya da kuş uçmayı, öyle bir şeydi bu.
Gözlerine baktım önce. Beni sürükleyen şey, onun simsiyah gözlerinde saklıydı. O kadar siyahtı ki, kendimi bile göremiyordum gözbebeklerinde. Görmek de istemiyordum zaten kaçtığım şeyi. Gördüğümü tanımayacaktım görseydim de. . . Karanlığından aldım büyük bir parça gözlerime, sonra kapatmadan gözlerimi, dudaklarına uzandım ve açtım onun içine, benimse en derinime açılan ilk kapıyı. Gözlerim kapanmıştı artık. Çünkü içime dönmüştüm dudaklarından. İçimdekini izliyordum. Onun her şeyi zaten bilir tavırlarını... Zamana yayılıyordum. Geniş omzunda, kollarında utangaç bir genç kız oluyordum. Sonra derinlerde bir yerden bir kadın çıkıyordu ortaya, derken öyle bir yoruluyordum ki, en yaşlıdan daha yaşlı oluveriyordum. Hissettiklerinden mutlu, ama yaptıklarından pişman, yaşlı biri. . . Derken yeni doğmuş bir bebek oluveriyordum. Uzaklaşıp tüm vücudundan, ellerine tutunuyordum sıkıca. Elleri büyüktü ve çok güzeldi. Öyle olmasa, olmazdı.
İçimdeki, sevişirken gözünü kapatmıyordu aslında. Hep adamın üstündeydi gözleri. Adam korkuyordu. Güvensizdi. Fazla soyunmuştu adam. Biraz fazla konuşmuştu kendinden. Rahatsızdı o yüzden. Korkup kaçarım sanıyordu. Öyle sarıyordu ki beni kollarıyla, sevişmiyor, tutunuyordu sanki. O zaman da, ana oluveriyordum. Ellerimle okşarken sırtını, sevişmiyordum, seviyordum. Küçük bir oğlan çocuğunu sever gibi . . .
Küçük küçük öpüyordum yaralamaktan korkarcasına. . . Birkaç dakika öncesine kadar göğsünden fırlayacakmış gibi atan kalbi duruluyordu göğsümde. Birkaç dakika öncesine kadar deli gibi atan kalbim, duruluyordu göğsünde. O, koca adam olmanın telaşından sıyrılmış yatıyordu memelerimin arasında, bense analığın kutsallığına sığınıyordum. İçimde gördüğüm kadından ürkmüştüm.
Uyuduk. Adam karanlığından, ben, kadınlığımdan, uykularımıza sığındık. Yalnız olmamak güven vericiydi, uyurken ise hiçbir şeydik çünkü. Sıfatsız olmak güzeldi. . .
Kadın uyandığında, içindeki ve kendisi diye bir şey kalmamıştı aslında ama kaçıyordu sevişmenin sorumluluğundan. Ben sevişmedim, diyordu. Adam, benim dün anlattıklarım, diyordu, bir hikayeydi, inanma. Kadın dokunuşlarının kölesiydi o andan sonra, efendisi adamdı. Adam söylediklerinin kölesiydi, efendisi kadındı. Özel değillerdi. Biri, dokunmaktan korkan bir kadındı nihayetinde. Öbürü, konuşmaktan korkan bir erkek.
KÖPRÜ
Şehrin ışıltılı buğusuna karışıyordu sesim. İlla susacaksan, şarkı söyle, diyordu .Elinde bir şeytan tüyü, gıdıklıyordu beni. Gülüyordu şarkılı nefesim, hayaletti soğuğun içinde. Her nefesinde, değişik bir hikaye var, diyordu senin. Oysa, tedirgin beyaz bir sayfaydım ben.
Başını kaldırıp, yukarı bakamayanların şehrindeydik. Şans dedikleri, yerde bulunacak demir bir paraydı. Kaderleri sokak taşlarında yazılıydı da, geleceklerini okumaya çalışıyorlardı sanki. . .Yıkıldıkça korkak hayalleri, küsüyorlardı gökyüzüne. Durduğumuz yerden onlara bakıyorduk. İçine girdiğimizde boğulduğumuz, akan, kaynayan, genişleyen bu kalabalık, durduğumuz yerden ne kadar da zararsızdı. . .
Köprünün altında suç vardı, üstünde biz.
Köprünün altında melekler sarhoştu, üstünde biz.
Köpek öldüren, beni öldürmüyordu. Onu kızdırıyordum, kapılarıma, kilitlerime, alkolün söz geçiremediği bedenime küfrediyordu.
“Görüyor musun? Olduğunu söylediğin şeye benziyor kent. Tedirgin beyaz bir sayfaya dönüşüyor. Gökyüzü, üstüne hayalsizler kentinin kurulduğu bu topraklara, üstünde günden güne büyüyen acıdan biraz olsun kurtulması için büyü yapıyor. Ama ben sana inanmıyorum. Senin zaten bir hikayen var değil mi? Kendi yazdığından daha iyisini istiyorsun sen. Üstelik bunu, saklandığın yerden hiç çıkmadan başarmak istiyorsun.”
Ayaklarını çengel yapıp köprünün demirlerine geçirmiş, bedenini aşağıya sarkıtmıştı. Böyle duruyorsun sen, diyordu. Köprüye asılsan da, kafan hep kalabalığın içinde. . . Verdiği örnek, anlatmak istediğinden bile doğruydu. Belki de hem yüksekten, hem de tersten baktığım için tökezliyordum. Alkolün bedenime işlemediği doğru değildi. Ayık kafayla onu böyle, sallanırken görsem, ya çığlıklar atar ya da bayılır kalırdım. Şimdi ise, kıkırdamalarım, kendi içimi bile gıcıklıyordu. Ağzımı sonuna kadar açmış, başım havada, yağan karı yemeye uğraşıyordum. İki yakası bir araya gelmeyen aşıkların gözlerden ırak olabilecekleri tek yer, köprüydü devekuşlarının kentinde.Bizi aşağıdakilerden ayırırken, birleşmeye niyeti olmayan iki yakayı da birbirine bağlıyordu.İki yakanın birleşmesi için önce bağlanması gerekti ama, yeter miydi, ona karar veremiyordum.
“Annenin melekleri nasıllar bu ara? Kapıyı açmaya ikna edebildin mi onları? Eminim, annen böyle öpülseydi, meleklerini kanatlarından tuttuğu gibi yakar, sonra da kollarıma koşardı. Tanrıya, acıdan korunmak için dua etmek kadar saçma bir şey var mı? Sen söyle. Hatta şunu da söyle ki; sen hikaye diye kudururken yanı başımda, aslında istediğin acı. Ruh dediğin tembeldir ve acıyla dürtülmedikçe bulamaz yolunu. . .”
Çoktan köprünün üstüne çıkmış, kollarının arasına almıştı beni. Burada bulursun yolunu, diyor, kaskatı kesilmiş bedenime, en uçucu halimi vaat ediyordu.
Yol? Anlamsız. . . Her adım bir inanışken, yürür gibi yaşamayı becerebilir miydim? Kapı? Gerekliydi. Hayat içimde taşıdığım yaratıktan ürkebilirdi, ya da hayat, içimde taşıdığım yaratığı ürkütebilirdi. Her iki durumda da bedelini ben ödeyecektim ve bedavacı ruhum buna hiç hazır değildi. Kapının içindeki kimdi, dışındaki kim, unutmuştum ve o zamandan beri anahtarlar da bende değildi.
Kapının altından süzülmeseydi şeytan tüyü, süzülüp içime kaçmasaydı, gıdıklamasa, çağırmasaydı, söylemeseydi yolumun kollarının arasından geçtiğini, tırnaklarımın, üstünde iz bile bırakamayacağını bildiğim bu çelik kapıyı tırmalayıp durur muydum? . . .
Ayaz var. İsli elleri, kentin ciğerlerinde. Varolan tüm renkler ve sesler soğurulmuş.En son mimikleriyle çarpık insan yüzleri. Donan sadece kent değil, zaman. Ayazın kestiği yerlerden kan kokulu hikayeler kusuyor sokak.Yaraya hijyen, yaraya pamuk lazım, gökyüzündeyse, merhametsiz bir açıklık...
Kapı açıldı, annem gitti. Melekleri de peşinden . . . Açıldı kapı. Şeytan gitmişti. Hikayeleri de peşinden. . .Tutku, tutunmaktan türedi hep bu şehirde, sıkıldı ve gitti. Köprünün parmaklıkları da peşinden. . . Ben de, annemin melekleri ve şeytanın hikayeleri arasında gidip geliyorum. O, bulduğu küçük not kağıtlarına birkaç satır karalayıp fırlatıyordur şimdi. Bedenim tokat gibi inmeli şehrin donuk yüzüne.
Bir gün gidersen, şarkı söyle demişti . . .
“Tedirgin beyaz bir sayfayım ben.
Yazamayacaksan en güzel hikayeni,
Katlayıp uçak yap beni.
Bırak köprünün üstünden...”
KİŞİSEL BİR SORU...
Bir kış günü doğduğumdan mıdır içimde hep bir kış taşıyışım? Yoksa ancak dört yılda bir tamamlanan bir ayda doğduğum için mi bir tarafım hep yarım? Ya da... Yarım bir ayın tam tamına 2 sinde doğduğum için mi hep iki dünyanın iki yolun, iki sevdanın arasında dura kaldım? Oysa 2 aşk derler, arkadaşlık derler, hiç yalnız kalmamak derler... Ama iki asla bir olamaz ve ortasında hep bir uçurum taşır iki. Derin bir yara taşır. Bir uçurumun kıyılarıdır aslında. Elini uzatsan belki tutarsın karşındakini ama sizi 2 yapan o yarık hiç kapanmaz...
Ayrılık ihtimali taşır iki. İki, her an apayrı iki parçaya bölünebilir. Benden başka kim içindeki boşluğu bir rakama yükleyebilir?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

