"Zamanın, bin yılın tozuyla her yeni güne taşıdığı efsunlu kelimeler var...Çeşit çeşit kadın, bu kelimelere sara sarına dindirmeye çalışıyor acılarını. Ne kadar unutmak, ne kadar yeni olmak, yeni kelimelerle anlatmak isterse istesin, anladım ki mümkün değil... Kadim zamanlardan kalma ilaçlar gibi bu kelimeler, yaralarına tek çare..."
Hala ilk günkü gibi aşık olduğunu söylerken, afallıyorum... Ceren'in annesi erken yaşta vefat etmiş, babası ise çok geçmeden annesinin yakın arkadaşlarından biri ile evlenmiş. Kendisi ise hayatında gördüğü, tanıdığı, sevdiği tek adam olan eşiyle evlenmiş... Kocası yüzünden evini ve çocuğunun düzenini bozup kaçıncı defa şehir değiştirişi artık saymak istemiyor. Her seferinde, benim ilerlemem gereken bir kariyer var diyerek gidiyor adam. Bizimki, bir şehirde yapayalnız bırakılmanın üzüntüsü ile eşyalarını toplayıp, babasının şehrine geliyor. Baba evi, ancak içinde anne olunca "baba evi" ymiş. Ona yer yok tek çocuğuyla o evde. Yeni bir ev, çocuğa yeni okul, yeni bir iş derken, tam alışırken bu silip silip baştan yazılan hayata, bu sefer özledim diyerek geri geliyor adam. Sizin yeriniz benim yanım diyor. Zar zor ve gözyaşıyla kurulan bir düzen bozuluyor, bu sefer son olduğu ümidiyle tekrar kutsal anne-baba-çocuk üçlüsü bir araya geliyor. Ta ki kocası yeniden, yeni yolculuklara çıkma kararı verene dek...
Dertlenirken, şikayet ederken, ağlarken, kimse anlayamaz bu kadının çok güçlü, başarılı ve yetenekli bir kimyager olduğuna. Sahip olduğu bütün güç, konu evliliğine gelince eriyip dağılıyor. Başka birini istese de sevemez artık. İlk sevdiği adam, 10 yıllık git-gel dolu bir evlilik ve bu evliliğin en başında hiç vazgeçmemeye bir yemin gibi doğurulan bir bebekle, mühürlenmiş hayatına. Tabii Ceren'in zihninde. Sadece 32'sinde olan bu kadına hayatın bitmediğini ve yepyeni bir insanla, kimse olmasa bile çocuğuyla yeni bir yaşam kurabileceğini anlatmak öyle güç ki... Acıyla ve hayal kırıklıklarıyla bozunan sevgisi artık kanserleşmiş ve tüm hücrelerini kaplamış... Canın yanıyor mu diye sorduğumda, "evet" diyor ama, kastettiği kol ve bacaklarındaki morluklar değil...
Ceren'in gözyaşları, öfke ve merhamet nöbetleri ile uzun uzun anlattığı, kopuşlar, git - gel' ler, yalvarmalar, dualar, kavgalar uzayıp giderken, yanımızda sessizce oturan kızına takılıyor gözüm. Artık kanıksadığı bir hikayeyi kimbilir kaçıncı kez dinlemenin verdiği tepkisizlik var yüzünde. Kendi yaşadıklarımı, duyduklarımı ve duyduklarımın bende bıraktığı derin hasarı hatırladıkça, bu kızın bunları duymasına izin vermek, onu canlı canlı öldürmekmiş gibi geliyor. İçini kazımakmış gibi... Ceren'e kaş göz yapıyorum. Ağlama, çocuğun yanında konuşmayalım demeye çalışıyorum kendimce. Ona verdiğim bir sırrı açık edercesine, Elif'e birşey olmaz diyor. Seviyoruz babayı değil mi Elif? Sonra bana dönüp, "O da alıştı kurulan bir düzeni bozup, yeniden başlamaya..." diyor. Elif, annesinin bütü şüphelerini silmek ister gibi salıyor başını. Gözlerini deviriyor genç bir kadın edasıyla, babam arayınca annemin eli ayağına dolaşıyor, diyor... Üstüne bol geliyor bu ifade, bu laf... Elimde olsa çekip alıvereceğim bu ifadeyi suratından. Erken...çok erken.
"Küçük bir kız çocuğunu, boynundan bacaklarından çekiştirip, zorla büyütmeye ne hakkımız var... Korkacak, daha dikkatli atacak adımlarını. Buna rağmen kendini aynı hataları yaparken bulmayı ise hazmedemeyecek, zaten kırılan kalbini daha da kanatacak... Yaşadıklarının kaçamadığı bir kehanet olduğu duygusu kaplayacak içini... Sırf bu yüzden kaçmaya değil, katlanmaya çalışacak..."
Ceren gözlerini daldırdığı hatıralarından çevirip gözlerime dikiyor. Soru sormak üzere."Ben kabullenemiyorum. Nasıl geçecek?". Neyi? diye sormama gerek yok. Biliyorum çünkü... Elif'e bakıyorum. Ne bizimle, ne değil... Kendim de yapabileceğine inamayarak, vazgeçeceksin, diye fısıldıyorum. Seni neden hırpaladığını anlamaya çalışmaktan, bunun onun sevme biçimi olduğunu düşünmekten, neden değişmediğini, neden ruhunu tükettiğini anlamlandırmaya çalışmaktan vazgeçeceksin. Ancak bunu yapabilirsen özgür hissedebileceksin kendini. Kızmak, kırılmak, üzülmek, sevmek, merhamet etmek, merhamet beklemek... Babanı da, kocanı da değiştirmeyecek... Sen vazgeçince de değişmeyecekler, vazgeçme demeyecekler... Elif için, söylüyorum. Belki sadece kızı ona gereken gücü verebilir diye... Sen vazgeçemezsen, o asla vazgeçemeyecek... Hayatı boyunca tutsak kalmayı mı öğrenmeli senden? Dualara sarınmayı bırakmalısın artık. Senin acın geçecek belki ama kızının içine tutsaklığın tohumları ekiyorsun!
"Yarasına tuz basıyorum. Dualara sığınmasına neden kızıyorum ki? İnanmadığımdan değil. Bütün gücüyle sarmaya çalışıyor acıyan yerlerini. Kadim kelimelerin gücüne teslim ediyor kendini. Dayanmak için güç dileniyor! Oysa dayanmak için yeterince güçlü zaten...Kaçmaya gücü yok. Kızgınlığım O'na mı? Kendime mi? Bilmiyorum..."
Dehşetle bakıyor yüzüme.Hatta kızgın, kırılmış. Beni anlamıyorsun diyor. Anlayamazsın yaşamadan. Tek başınasın ve sırf böyle olduğun için bu kadar rahatsın. Yaşadığımdan farklısını göremeyecek Elif, diyor. Kızgınlığı bana gibi de görünse, kendine. Anlattıklarının ağırlığı ikimizin de üzerinde... İki kadın ve bir kız çocuğu, kendi içlerimize bükülüyoruz bir iki dakika kadar.Zaten kırgın olan benliğine daha fazla gerçekle saldırmamı anlamıyor Ceren. Elif, konunun odağının neden kendine kaydığını anlamıyor.Ben ise neden tam da bugün bu hikayeyi dinlediğimi anlamıyorum. İyi ki düşüncelerimizin sesi yok...Ceren ayaklanıp gidiyor, tekrar uğrayacağını söyleyerek. Elif'in ablası ol sen, diyor. Senin düşüncelerinin, benimkilerden daha fazla etkisi olacaktır. Güçlü bir kadınsın sen...
"Elif'in güçlü ablası ben... Hala, kolum mu, bacağım mı yoksa kalbim mi daha çok acıyor ayırt edemiyorum... Aynı kadim kelimelerle sarıyorum kendimi. Aynı dualara sığınıp, unutmaya çalışıyorum..."