Düşünürken, özlerken, yazarken farkedemediklerimi seni anlatırken farkettim. Farketmek cok dogru degıl aslında ama idrak ettim, hissettim. Nasıl da güzel güneşli sıcak bir yerin olduğunu ve o yeri cömert ellerin ve sabırlı kalbinle kurduğunu... Özledim. O zaman seni anlatır bu dörtlük :
Seni düşünmek güzel şey.
Seni düşünmek ümitli şey.
Dünyanın en güzel sesinden,
En güzel şarkıyı dinlemek gibi birşey.
not: dinleyene de tesekkurler :)
Çekmece'nin Cini der ki...
- Başak,
- Çekmeceyi üstüme kilitleyip gitti bir gün. Aniden. Kendisi de beni hapsedeceğini ve lanetimin onu takip edeceğini bilmiyordu. O beni çekmeceye, ben de onu geçmişine hapsettim. Zaman, geçmişden geleceğe doğru akıp, bir yandan zenginleştirip diğer yandan sadeleştirirken O da çekmecesini temizleyip düzenlemeliydi.Unutmasının ve/veya ihmalinin acısını çekti, çektiği acı onu büyütmedi. Nihayetinde farketti ki herşeyin sebebi benim. Ben Çekmece Cini' yim. Bana geri geldi..
30 Kasım 2009 Pazartesi
24 Kasım 2009 Salı
Fotomodel Oldum Ben!
Hep merak ederdim nasıl olurmuş diye ya denk geldi oldum :) Çok da birşey yapmadım aslında. Bünyemde barındırdığım milyonlarca pozum yok zaten.Tek yaptığım kafamı hafif öne eğip dişlerimi göstermekti. Arkamda göl olmasa . . . hava soğuk olmasa, o pozlardan birini, bulduğumuz muhteşem şemsiyelerden biriyle vermeyeceğimi bilsem belki poz bile veremezdim. Fotomodel olmak sadece söylenenleri yapmak ya da öylece durup fotoğrafı çekenin senin güzel pozlarını yakalamasını beklemek değilmiş. Fotoğrafı çekenin bakış açısını, kafasındaki resmi yakalamaya çalışmak onu kendi kafanda oluşturmak ve senin hissettiğin ama aynı zamanda da onun istediği pozu vermeye çalışmakmış ve bu iş baya baya zormuş!
Poz vermiş olmasam, bu fotoğraf çekme işi bana hayatın anlarını tutup yakalamaya çalışmak gibi gelirdi öyle değil. Biz uygun sahneyi ve uygun aksesuarları bulduk ve oraya kendimize ait bir sahne kurduk, şahit olma durumunu belgelemek değildi. Akışı durdurup, genişletip, açılan yerde oyun oynamaktı ve bu yüzden çok zevkliydi.
19 Kasım 2009 Perşembe
10 Kasım 2009 Salı
Parçalanma
İnsan yüzleşmeli elbet kendiyle. Kendini bilmeli, tanımalı, anlamalı, sevmeli ya da nefret etmeli ... O eski yaralar? Ara ara hatırlananlar, biraz hüzünlenip hatta gözyaşı dökülüp göğüste hafif bir ağrı bırakanlar değil. En eskiler. Bir anlığına aklına gelse, yok o gerçek değildi denenler. İçten içe hatırlanınca bile hatırlamanın bedelinin ödenmeyeceğini hissettirenler...Onları da mı kaşıyıp kanatayım? Ya sonra... Uçurumundan aşağıya düşeyim, parçalanayım, tamam... Ölmem elbet. Hatta yenilenir, yepyeni biri olurum. Kendini tanımış, bütün yaraların kabuklarını kanatmış, izi kalanların üzerinden geçip yeniden açmış...Yazının Cini'ne göre artık yazmaya hazır ...
öyle işte
Yorgunum. Kalabalıktan, karmaşadan... Açık denizlerde yol almak isteyen bendim kabul ama bir limandan da mahrum olmamalı insan. Gerçi kendi suyunda çalkalanan birinin ne derece hakkı olabilir dalgalardan şikayet etmeye? Bu benim boğazıma düğümlenenlerin yorgunluğu. Yazamadığım tüm hikâye ve şarkılar, karalayamadığım bütün çizimler, uzanamadığım tüm çimenler yüzünden yorgunum. Sulara gömülmemek için çırpınıyorum. Beni bekleyen o yer, varmam gereken kıyı neredeyse, heyecanla bekliyorum. Belki de bu yorgunluk sabırsızlıktandır kimbilir...
Virüs
Saklanır durur kıyıda köşede. Varlığını bilmediğim birşeyden korkmam ki? Belli etmez kendini. Sonra birgün canım yanar, gözüm dolar, çok değil, bir damla yaş süzülüp damlar. İşte o zaman, o bir damla gözyaşında açılır, büyür,çoğalır. Dinlenmelisin dediler. Zaman herşey gibi bununda ilacı yani. Canım acıyacak ama vücudumda dolaşmasına engel olamayacağım. Merak etmeme gerek yokmuş eğer tetiklenecek hastalıklarım yoksa. Sakladığım örttüğüm tüm kabusların üstünü de açabilir ansızın yani. Kendi olmasa da ihtimali tehlikeli. Yaptıklarından değil yapabileceklerinden korkmalıyım yani...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
