Onun yanına gitmek istedim bugün...Tezgahın arkasından kitapları karıştıranlara bakıp eğlenmek,birbirine artistlik taslamaya çalışanlara gülmek istedim...Yine konuşsun, kanatsın yaralarımı, geçen iki sene boyunca sıradan insanların üstüme bulaşan hırslarından arındırsın bir parça, kanatsın ruhumu eksiklerimi yüzüme vursun istedim...Kaybolduğumu söylese bana...Kalabalığın içinde kaybolduğumu...Köprüden düşüp öldüğümü söylese yine... Ağlasam ağlayabilsem iyi olacak. Ama öfkesiz sessiz. Etrafıma baktıkça soruyorum kendime
" Kaç fırın ekmek yemek lazım bu küçük hesapları öğrenmek için?" Bugün O na gitmek istedim, duymak istedim hala şansım olduğunu... Sıyrıl, uyan ,kendine gel desin. Bana onlardan olmam gerekmediğini hatırlatmalı...Benim onlardan olamayacağımı hatırlatmalı.
Ben gecikmeden gitmeliyim Ona. Acil durum alarmı vermeliyim. Evet! Gidip diyeceğim ki, baktın ki ben sıyrılamıyorum, gel sağlam bi tokat çak yüzüme! Bağır çağır hatta! Ta ki içimde ufacık kalan o kızı benden kurtarana kadar...
Çekmece'nin Cini der ki...
- Başak,
- Çekmeceyi üstüme kilitleyip gitti bir gün. Aniden. Kendisi de beni hapsedeceğini ve lanetimin onu takip edeceğini bilmiyordu. O beni çekmeceye, ben de onu geçmişine hapsettim. Zaman, geçmişden geleceğe doğru akıp, bir yandan zenginleştirip diğer yandan sadeleştirirken O da çekmecesini temizleyip düzenlemeliydi.Unutmasının ve/veya ihmalinin acısını çekti, çektiği acı onu büyütmedi. Nihayetinde farketti ki herşeyin sebebi benim. Ben Çekmece Cini' yim. Bana geri geldi..
29 Haziran 2009 Pazartesi
Çok tehlikelıyım bu ara. Pembe gözlüklerimi çıkarmışım meğerse...Hiç bir yalanı yutmuyor, hiç bir hatayı atlamıyorum...Saklanan gizlenen ne kadar sır varsa, kendini açığa vuruyor. Şaşırdığım duyduklarım ,gördüklerim değil... Hayattan ne istediğimi sorguluyorum. Şimdi tam zamanı. Nasıl ki bu çekmece açıldı,içindekiler saçıldı, dışardakiler de ayıklanıp temizlenecek, gitmesi gidenler gidip saklanması gerekenler çekmeceye girecek... Genlere işlenmiş ikiyüzlülüklerden şikayet etmeyeceğim. Hatta hiçbirşeyden şikayet etmeyeceğim. Çözüm getirmeyen davranışlarla yormayacağım bünyemi. Çabuk kesin kararlar vereceğim ve arkada kalanlara bakmayacağım!
not; bakalım bunu ne kadar başaracağım!
Yeniden
Şöyle bir durup bakıyorum geriye, yağmurda yürüdüğümüz lila rengi akşamüstleri eski bir şarkı gönderiyorlar kulağıma. Hiç aşık olmadım derken, içimden bir ses, birini unuttun, diyor. Ben değil o beni unuttu, diyorum. Küçük bir çocuktu, oyunlarımız vardı. Şimdi büyüdü ve büyük oyunları oynuyor artık ve hep çocuk kalmamı istediği halde beni sevgisiz bırakıyor… Unutmaman lazım ama, diyor ses. Ben küçük bir kızım unuturum, diyorum. Susuyor.
Gözlerimi kapatıp, parmak uçlarımda yeni bir aşkı hissettiğimde, büyümüş çocuğum beni geri istiyor. Ama ben de büyüyorum artık. Büyük aşklar yaşıyorum hem de büyük oyunları oynamadan. Tam da parmak uçlarımda. Çok geç . . .
28 Haziran 2009 Pazar
Lise Sıralarından Nişan Törenlerine...
Gökçe'nin nişanındaydım bugün...Flasback lerle dolu bir gece... Lise....Koskoca bahçesi, test kitapları...Önümüzdeki çoktan seçmeli binlerce sorulara ek, kafamızdaki onbinlerce açık uçlu sorularla dolu yıllar... Özleyeceğimi biliyordum, özlüyorum... Bugün aslında büyürken bir taraflarımızım hiç değişmediğini farkettim. Canım, Gökçe'ciğim...Oynarken, kıkırdarken, "Beni yalnız bırakmayın, çıkın sahneye!" derken hep lisede ki Gökçe'ydi . Sonra Feray'ı da gördüm. Üniversite arkadaşım...Lise defterlerini kapatıp büyüdüğümüzü düşünürken bile büyümemişiz meğerse...Farketmeden,sadece yanyana duruken bile meğer ne çok şey paylaşmışız...Zamanın geride bıraktıkları ve/veya bıraktırdıklarının yanında süprizli arkadaşlıklar hediye etmiş bize. Tüketmeden bir köşede özenle sakladığımız...
Mutlu olsun dedim. Çok mutlu olsun, mutlu yaşasınn sevsin sevilsin...
Mutlu olsun dedim. Çok mutlu olsun, mutlu yaşasınn sevsin sevilsin...
24 Haziran 2009 Çarşamba
.....AN.....
Parmaklarını oynattı hafifçe. Vücudunun karıncalandığını, midesinin sızladığını hissetti, sevindi. Sesi duydu. Saçlarını okşadı ses, ensesinde dolaştı, kalbini titretti. Gözleri aralandı, yine kalabalık... hep aynı kıvamında, akışkan... köprünün altından... Yüzüne vuran, acıtan taneler yağmur mu yoksa kar mı bilemedi...Soğuktu ama kesmiyordu ayaz şimdi ne şehri, ne bedenini. Bir mabede girmiş gibiydi sanki. Sanki kovulmuş bedeninin içinden ruhunu sarıp sarmalamıştı Tanrı yeniden... Aşk kalpte bir ağrı değildi hatırladı ...aşk mide de sızıydı ve zar zor aralanan kirpiklerinin arasından gözkapaklarını zorlayıp içeri sızmaya çalışıyordu şimdi sesi. Ağlamayı istedi o an. Gozlerinin önüne çekilen perde kalkacak, kalbinin etrafıni sarip unutmasını sağlayıp hissetmesini engelleyen kabuk çatlayacaktı. An o andı. Sesle uyanmış, titremiş, üşümüştü yeniden. Ellerini uzattı ama kime, neye bilemeden sadece sesin geldiğini düşündüğü yöne... Ete kemiğe bürünseydi ya bu ses, yanına uzansaydı ya boylu boyunca, dokunabilseydi ya...Acıdı gözkapakları, sancıdı ama dökülemedi gözünden yaşlar. Çareyi kirpiklerini birbirlerine kenetleyip midesideki sızıya yoğunlaşmakta buldu. Korka korka bir nefes çekti içine, ama kesik kesik, ama ciğerlerini dolduramadan da olsa izin verdi taptaze havaya. Çoğalıp ses, yoğunlaşıp kapladı hiçliğini, sarıp sarmalayıp, avucunda sıkıp kalbini, tam da, tam da o an hiç bitmeyecek hiç bırakmayacak gibiyken ruhunu ve tam da ümit ederken çatlamaya başlayacağından o kabuğun...Sus-tu.
23 Haziran 2009 Salı
Beklemek
Derin derin nefes alıp ufffff diyorum. Bunu yapma sıklığım geçen her saat artıyor. Bütün batıl inançlarım saldırıya geçti. Günlük falımda, bugün pembe gözlüklerle bakacağım yazıyor hayata. Yalan! Külliyen uydurma! Gece bekleyerek, uykuya bile teslim olamayarak geçti. Günün sorusu bir insan kaynakları uzmanından geldi." Burası olmazsa ne yapmayı düşünüyorsunuz?" Cevabım gayet net ve bir o kadar değil. "Bilmiyorum aslında..." Bilmiyorum çünkü odaklandım. Olmayacağını hiç ama hiç düşünmedim ki... Olsun. N'olur olsun diye dua edeceğim ama... Dilek dilemenin ötesinde, herhangi bir şeyi ısrarla istemekten hep korkmuşumdur. İnançlı olmaktan mı , sonuçlarına katlanmaktan korktugumdan mı ileri geliyor bu, bilmem. "Ama n'oooluurrr olsuuun!" diyeceğim geliyor, o yumru taş gibi mideme oturuyor veee ben deriiin bir nefes alıp "uffffffff" diyorum
Şiir
Uzanıp geniş gülümsemene
Nefesinin sıcağına sarınıp
Gözlerini örttüm
Geçmişin üzerine
Kelimelerim yaraları sarmıyor artık
Ne affediyor, ne intikam alıyor
Kelimelerim yemyeşil çayırlara koşuyor
Özgür ve arınmış yüklerinden
Ayrılık bile sevdaya dâhil olacak bu sefer
Ayrılık bile, sevdaya dair olacak
Yazılırsa bir hikaye, bu sana dair olacak
Nefesinin sıcağına sarınıp
Gözlerini örttüm
Geçmişin üzerine
Kelimelerim yaraları sarmıyor artık
Ne affediyor, ne intikam alıyor
Kelimelerim yemyeşil çayırlara koşuyor
Özgür ve arınmış yüklerinden
Ayrılık bile sevdaya dâhil olacak bu sefer
Ayrılık bile, sevdaya dair olacak
Yazılırsa bir hikaye, bu sana dair olacak
...Deneme....
Belki bu sancılı geceyi bilinçaltında hazırlamıştı. Ona tutunuşunun, teslim oluşunun, ya da onu keşfedişinin kendince geçerli bir nedeni olmalıydı. Belki de yapmak istediği asıl şey buydu da, tüm fırtınaları, kendisini istediği limana vurmaları için gizliden gizliye yönlendirmişti.
Herkesin kuralları varsa, benimde kaybolmuşluğum var, dedi içinden. Soyunurken. Soyulurken. . . Gene sorumluluğu atıyordu üzerinden. Soyunmazdı o, soyulurdu. Sevişmezdi, sevilirdi. Kaçarken bile savunuyordu kendini. Oysa hiçbir şey bu kadar karmaşık değildi. Karanlık bakışlı adam öyle bir dokunmuştu ki vücuduna, içinde saklanan biri olduğunun farkına varmıştı kadın, ve adam öyle kışkırtıcı konuşmuştu ki, peşinden gidivermişti. . . Hayır! O gitmemişti! Adam, sürüklemişti onu.
. . . Belki de, o sancılı geceyi, ben hazırlamıştım. Ona tutunuşumun, teslim oluşumun ya da Onu keşfedişimin geçerli bir sebebi olmalıydı. Kim bilir, belki de bütün fırtınaları beni o limana vurması için yönlendirdim. Kendimden bile gizli. Öpüştük, karşı koyamadım. Öyle yakındı ki bana. . . ve nefesinde bir şeyler, içimde yaşayan başka birini işaret ediyordu. Dokundu, anladım. Dokundu, cesaret etim. Dokundu, keşfettim. Hayır hayır! Ben soyunmadım. Çıkardığı her giysiyle o beni keşfediyordu kendince ama ben de keşfediyordum kendimi. İçimdeki, bilinmesi gereken her şeyi biliyordu sanki. İçimde bir fahişe mi yaşıyordu yoksa? Hayır! Bir balık yüzmeyi nasıl biliyorsa, ya da kuş uçmayı, öyle bir şeydi bu.
Gözlerine baktım önce. Beni sürükleyen şey, onun simsiyah gözlerinde saklıydı. O kadar siyahtı ki, kendimi bile göremiyordum gözbebeklerinde. Görmek de istemiyordum zaten kaçtığım şeyi. Gördüğümü tanımayacaktım görseydim de. . . Karanlığından aldım büyük bir parça gözlerime, sonra kapatmadan gözlerimi, dudaklarına uzandım ve açtım onun içine, benimse en derinime açılan ilk kapıyı. Gözlerim kapanmıştı artık. Çünkü içime dönmüştüm dudaklarından. İçimdekini izliyordum. Onun her şeyi zaten bilir tavırlarını... Zamana yayılıyordum. Geniş omzunda, kollarında utangaç bir genç kız oluyordum. Sonra derinlerde bir yerden bir kadın çıkıyordu ortaya, derken öyle bir yoruluyordum ki, en yaşlıdan daha yaşlı oluveriyordum. Hissettiklerinden mutlu, ama yaptıklarından pişman, yaşlı biri. . . Derken yeni doğmuş bir bebek oluveriyordum. Uzaklaşıp tüm vücudundan, ellerine tutunuyordum sıkıca. Elleri büyüktü ve çok güzeldi. Öyle olmasa, olmazdı.
İçimdeki, sevişirken gözünü kapatmıyordu aslında. Hep adamın üstündeydi gözleri. Adam korkuyordu. Güvensizdi. Fazla soyunmuştu adam. Biraz fazla konuşmuştu kendinden. Rahatsızdı o yüzden. Korkup kaçarım sanıyordu. Öyle sarıyordu ki beni kollarıyla, sevişmiyor, tutunuyordu sanki. O zaman da, ana oluveriyordum. Ellerimle okşarken sırtını, sevişmiyordum, seviyordum. Küçük bir oğlan çocuğunu sever gibi . . .
Küçük küçük öpüyordum yaralamaktan korkarcasına. . . Birkaç dakika öncesine kadar göğsünden fırlayacakmış gibi atan kalbi duruluyordu göğsümde. Birkaç dakika öncesine kadar deli gibi atan kalbim, duruluyordu göğsünde. O, koca adam olmanın telaşından sıyrılmış yatıyordu memelerimin arasında, bense analığın kutsallığına sığınıyordum. İçimde gördüğüm kadından ürkmüştüm.
Uyuduk. Adam karanlığından, ben, kadınlığımdan, uykularımıza sığındık. Yalnız olmamak güven vericiydi, uyurken ise hiçbir şeydik çünkü. Sıfatsız olmak güzeldi. . .
Kadın uyandığında, içindeki ve kendisi diye bir şey kalmamıştı aslında ama kaçıyordu sevişmenin sorumluluğundan. Ben sevişmedim, diyordu. Adam, benim dün anlattıklarım, diyordu, bir hikayeydi, inanma. Kadın dokunuşlarının kölesiydi o andan sonra, efendisi adamdı. Adam söylediklerinin kölesiydi, efendisi kadındı. Özel değillerdi. Biri, dokunmaktan korkan bir kadındı nihayetinde. Öbürü, konuşmaktan korkan bir erkek.
KÖPRÜ
Şehrin ışıltılı buğusuna karışıyordu sesim. İlla susacaksan, şarkı söyle, diyordu .Elinde bir şeytan tüyü, gıdıklıyordu beni. Gülüyordu şarkılı nefesim, hayaletti soğuğun içinde. Her nefesinde, değişik bir hikaye var, diyordu senin. Oysa, tedirgin beyaz bir sayfaydım ben.
Başını kaldırıp, yukarı bakamayanların şehrindeydik. Şans dedikleri, yerde bulunacak demir bir paraydı. Kaderleri sokak taşlarında yazılıydı da, geleceklerini okumaya çalışıyorlardı sanki. . .Yıkıldıkça korkak hayalleri, küsüyorlardı gökyüzüne. Durduğumuz yerden onlara bakıyorduk. İçine girdiğimizde boğulduğumuz, akan, kaynayan, genişleyen bu kalabalık, durduğumuz yerden ne kadar da zararsızdı. . .
Köprünün altında suç vardı, üstünde biz.
Köprünün altında melekler sarhoştu, üstünde biz.
Köpek öldüren, beni öldürmüyordu. Onu kızdırıyordum, kapılarıma, kilitlerime, alkolün söz geçiremediği bedenime küfrediyordu.
“Görüyor musun? Olduğunu söylediğin şeye benziyor kent. Tedirgin beyaz bir sayfaya dönüşüyor. Gökyüzü, üstüne hayalsizler kentinin kurulduğu bu topraklara, üstünde günden güne büyüyen acıdan biraz olsun kurtulması için büyü yapıyor. Ama ben sana inanmıyorum. Senin zaten bir hikayen var değil mi? Kendi yazdığından daha iyisini istiyorsun sen. Üstelik bunu, saklandığın yerden hiç çıkmadan başarmak istiyorsun.”
Ayaklarını çengel yapıp köprünün demirlerine geçirmiş, bedenini aşağıya sarkıtmıştı. Böyle duruyorsun sen, diyordu. Köprüye asılsan da, kafan hep kalabalığın içinde. . . Verdiği örnek, anlatmak istediğinden bile doğruydu. Belki de hem yüksekten, hem de tersten baktığım için tökezliyordum. Alkolün bedenime işlemediği doğru değildi. Ayık kafayla onu böyle, sallanırken görsem, ya çığlıklar atar ya da bayılır kalırdım. Şimdi ise, kıkırdamalarım, kendi içimi bile gıcıklıyordu. Ağzımı sonuna kadar açmış, başım havada, yağan karı yemeye uğraşıyordum. İki yakası bir araya gelmeyen aşıkların gözlerden ırak olabilecekleri tek yer, köprüydü devekuşlarının kentinde.Bizi aşağıdakilerden ayırırken, birleşmeye niyeti olmayan iki yakayı da birbirine bağlıyordu.İki yakanın birleşmesi için önce bağlanması gerekti ama, yeter miydi, ona karar veremiyordum.
“Annenin melekleri nasıllar bu ara? Kapıyı açmaya ikna edebildin mi onları? Eminim, annen böyle öpülseydi, meleklerini kanatlarından tuttuğu gibi yakar, sonra da kollarıma koşardı. Tanrıya, acıdan korunmak için dua etmek kadar saçma bir şey var mı? Sen söyle. Hatta şunu da söyle ki; sen hikaye diye kudururken yanı başımda, aslında istediğin acı. Ruh dediğin tembeldir ve acıyla dürtülmedikçe bulamaz yolunu. . .”
Çoktan köprünün üstüne çıkmış, kollarının arasına almıştı beni. Burada bulursun yolunu, diyor, kaskatı kesilmiş bedenime, en uçucu halimi vaat ediyordu.
Yol? Anlamsız. . . Her adım bir inanışken, yürür gibi yaşamayı becerebilir miydim? Kapı? Gerekliydi. Hayat içimde taşıdığım yaratıktan ürkebilirdi, ya da hayat, içimde taşıdığım yaratığı ürkütebilirdi. Her iki durumda da bedelini ben ödeyecektim ve bedavacı ruhum buna hiç hazır değildi. Kapının içindeki kimdi, dışındaki kim, unutmuştum ve o zamandan beri anahtarlar da bende değildi.
Kapının altından süzülmeseydi şeytan tüyü, süzülüp içime kaçmasaydı, gıdıklamasa, çağırmasaydı, söylemeseydi yolumun kollarının arasından geçtiğini, tırnaklarımın, üstünde iz bile bırakamayacağını bildiğim bu çelik kapıyı tırmalayıp durur muydum? . . .
Ayaz var. İsli elleri, kentin ciğerlerinde. Varolan tüm renkler ve sesler soğurulmuş.En son mimikleriyle çarpık insan yüzleri. Donan sadece kent değil, zaman. Ayazın kestiği yerlerden kan kokulu hikayeler kusuyor sokak.Yaraya hijyen, yaraya pamuk lazım, gökyüzündeyse, merhametsiz bir açıklık...
Kapı açıldı, annem gitti. Melekleri de peşinden . . . Açıldı kapı. Şeytan gitmişti. Hikayeleri de peşinden. . .Tutku, tutunmaktan türedi hep bu şehirde, sıkıldı ve gitti. Köprünün parmaklıkları da peşinden. . . Ben de, annemin melekleri ve şeytanın hikayeleri arasında gidip geliyorum. O, bulduğu küçük not kağıtlarına birkaç satır karalayıp fırlatıyordur şimdi. Bedenim tokat gibi inmeli şehrin donuk yüzüne.
Bir gün gidersen, şarkı söyle demişti . . .
“Tedirgin beyaz bir sayfayım ben.
Yazamayacaksan en güzel hikayeni,
Katlayıp uçak yap beni.
Bırak köprünün üstünden...”
KİŞİSEL BİR SORU...
Bir kış günü doğduğumdan mıdır içimde hep bir kış taşıyışım? Yoksa ancak dört yılda bir tamamlanan bir ayda doğduğum için mi bir tarafım hep yarım? Ya da... Yarım bir ayın tam tamına 2 sinde doğduğum için mi hep iki dünyanın iki yolun, iki sevdanın arasında dura kaldım? Oysa 2 aşk derler, arkadaşlık derler, hiç yalnız kalmamak derler... Ama iki asla bir olamaz ve ortasında hep bir uçurum taşır iki. Derin bir yara taşır. Bir uçurumun kıyılarıdır aslında. Elini uzatsan belki tutarsın karşındakini ama sizi 2 yapan o yarık hiç kapanmaz...
Ayrılık ihtimali taşır iki. İki, her an apayrı iki parçaya bölünebilir. Benden başka kim içindeki boşluğu bir rakama yükleyebilir?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)